Home About Articles Ask the Sheikh
Analiz

Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata Bin Halil Ebu’r Raşta’nın Hilafet Devleti’nin Yıkılışının 102. Yıldönümü Münasebetiyle Yaptığı Konuşma

February 18, 2023
2709
استمع للمقال

Hamd Allah'a, salât ve selam Allah'ın Rasulü'ne, onun âline, ashabına ve onu dost edinenlerin üzerine olsun.

Genel olarak İslam ümmetine, özel olarak da Raşidi Hilafeti yeniden kurmak için davet taşıyıcılarına...

Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

Bundan yüz iki hicri yıl önce, hicri 28 Recep 1342, miladi 3 Mart 1924'te, o zamanın İngiltere liderliğindeki sömürgeci kâfirler, Arap ve Türk hainlerle iş birliği yaparak Hilafet Devleti'ni ortadan kaldırmayı başardılar. Mustafa Kemal, o günün seher vaktinde Halife’yi kuşatıp dışarı çıkararak İstanbul’daki Hilafet’i ilga etmek suretiyle açık küfür (kufru bawah) cinayetini işledi. İşte böylece Müslüman beldelerinde Hilafet’in ortadan kaldırılmasıyla bu acı musibet yaşandı... Rasulullah ﷺ’in, Ubade bin Samit (ra)’den rivayet edilen ve üzerinde ittifak edilen şu hadisinde buyurduğu gibi, açık küfrü işleyene karşı ümmetin kılıçla savaşması bir görevdi:

وَأَنْ لَا نُنَازِعَ الْأَمْرَ أَهْلَهُ إِلَّا أَنْ تَرَوْا كُفْراً بَوَاحاً عِنْدَكُمْ مِنْ اللَّهِ فِيهِ بُرْهَانٌ

"Allah’tan size açık bir delil olan bir küfür görmediğiniz sürece, idareyi elinde bulunduranlarla bu konuda çekişmemenizdir." (Buhari ve Müslim)

Ancak ümmet, o suçluyu ve yardımcılarını sarsıp onları hüsrana uğratacak bir tepki vermedi; aksine verilen tepki zayıftı ve bu cürmün büyüklüğüne denk değildi!

Bundan sonra ümmetin tarihi karardı; Hilafet hak ve adaletle ümmetin devleti iken, şimdi elliden fazla parçaya bölünmüş durumdadır. Yöneticilerinin şiddeti birbirlerine karşıdır; öyle ki bu ayın ortasında meydana gelen Suriye ve Türkiye depremi, tüm şiddetine rağmen aralarındaki ayrılığı giderip onları tek bir devlette birleştiremedi. Aksine depremden önce olduğu gibi depremden sonra da parçalanmışlıklarına devam ettiler ve hiç ibret almadılar!

أَوَلَا يَرَوْنَ أَنَّهُمْ يُفْتَنُونَ فِي كُلِّ عَامٍ مَرَّةً أَوْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ لَا يَتُوبُونَ وَلَا هُمْ يَذَّكَّرُون

"Onlar, her yıl bir veya iki kez imtihan edildiklerini görmüyorlar mı? Sonra ne tövbe ediyorlar ne de ibret alıyorlar." (Tevbe, 126)

Buna rağmen deprem, İslam’ın Müslüman halkların derinliklerinde yerleşik olduğunu ortaya koydu. Enkaz altından kardeşlerini kurtarırken tekbir getiriyorlardı; özellikle de annesi enkaz altında vefat etmişken sağ kurtarılan bir bebeği çıkarırken... Ya da enkaz altında kalmış, sadece eli görünen ve elinde tesbihiyle Allah’ı zikreden kişiyi gördüklerinde... Veya yıkılmış binanın altından bir kadını çıkarmaya çalışırken, saçı görünmesin diye çıkarılmadan önce başörtüsü isteyen kadını... Ya da enkaz altından seslendikleri ve dışarı çıkarmak istedikleri sırada, vakit geçmesin diye namaz kılmak için önce abdest suyu isteyen kahramanı... Sonra yıkıntılar arasından kurtarmaya çalıştıkları sırada Bakara suresinden Kur’an okuduğunu buldukları o kişiyi... Veya kurtarılmaya çalışılırken o günkü namazını kılamadığı için üzüntüsünü dile getiren o genç kızı... Tüm bunlar olurken tekbirler yankılanıyordu: Allahu Ekber! İşte Müslümanlar bunlardır. Depremde vefat eden her bir Müslümana Allah rahmet eylesin, umulur ki Allah katında şehitlerden olurlar. Yaralılara acil şifalar versin... Kurtulan her bir Müslümana Allah yardım etsin ve ona Allah’a ve Rasulü ﷺ’ne itaatle geçecek hayırlı bir ömür nasip etsin.

İşte Müslümanlar bunlar, şu yöneticiler ise bambaşka; ikisi arasında doğu ile batı kadar fark var. Tüm bu çelişki, Hilafet’in yıkılması şeklindeki o büyük musibetten bu yana geçen bu yüz iki yıl içinde gerçekleşti! Daha sonra sömürgeci kâfirler Hilafet’in yokluğunu fırsat bilerek, başka bir acı musibet daha eklediler: Rasulullah ﷺ’in İsra ve Mirac mekânı olan Mübarek Topraklar’da Yahudilere bir devlet verdiler ve ona bekası için her türlü imkânı sağladılar. Bu nedenlerin başında, çevrelerindeki iş birlikçi yöneticiler aracılığıyla onların güvenliğini korumak geliyordu. Çıkan her savaşta Yahudilere karşı yenildiler ve sonunda Yahudi varlığına, Allah’ın onları vasfettiği gerçek suretlerinden farklı bir imaj kazandırdılar:

وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَة

"Onların üzerine zillet ve meskenet damgası vurulmuştur." (Bakara, 61)

Yöneticiler bununla da yetinmediler; meseleyi Yahudi varlığını ortadan kaldırmaktan çıkarıp, 1967’de işgal ettiği yerlerin bir kısmından çekilmesi için onunla müzakere etmeye dönüştürmek için her türlü çabayı sarf ettiler!

Üstelik Yahudi varlığı Filistin’de en iğrenç suçları işlemeye devam ediyor. 26 Ocak 2023 tarihindeki Cenin katliamı -hatta destanı- buna şahittir. Yahudi varlığı ordusu, büyük ve ağır silahlı güçlerle Cenin mülteci kampına baskın düzenlemiş ve dokuz kişinin şehit olduğu bir katliam gerçekleştirmiştir. Bu baskın sırasında öldürme, yaralıların üzerine duvarları yıkma ve greyderlerle ezme gibi en ağır suçları işlemiştir. Ardından Nablus’a yönelik saldırılarına devam etmiş, Akabet Cebr kampına baskın düzenlemiş, öldürmüş ve yaralamıştır... Tüm bunlar olurken Müslüman beldelerindeki yöneticiler onları kurtarmak için harekete geçmemiştir. Hatta içlerinde en "iyisi", suçlu ile mağdur arasında arabuluculuk yaptığını ilan eden olmuştur; Allah onları kahretsin, nasıl da çevriliyorlar! Yahudilerle normalleşme cinayetini işlemek için birbirleriyle yarışırken başka ne yapabilirler ki? Mısır yöneticilerinin bu zillet ve haysiyetsizlik kervanına öncülük etmesinden sonra; FKÖ, Ürdün, ardından BAE, Bahreyn ve Fas yöneticileri onları takip etti... İşte şimdi Sudan da bu cinayete katılıyor; Sudan Başkanı Burhan, 2 Şubat 2023’te Yahudi Dışişleri Bakanı Eli Cohen’i normalleşme ilişkilerini görüşmek üzere Hartum’da karşıladı! Hiçbiri kendilerini kuşatan aşağılanmaya aldırış etmiyor:

سَيُصِيبُ الَّذِينَ أَجْرَمُوا صَغَارٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا كَانُوا يَمْكُرُونَ

"Yaptıkları hileler sebebiyle, suç işleyenlere Allah katında bir aşağılık ve şiddetli bir azap isabet edecektir." (En'am, 124)

Garip olan şu ki, Yahudi varlığının gerçekleştirdiği her gerginlik veya her cinayet sırasında, liderleri ya o gün ya da bir önceki gün Arap yöneticilerin kucağında veya onları ziyarette oluyor. Nitekim Netanyahu, Cenin cinayetinden hemen önce Ürdün rejiminin sarayında konuktu! Cenin cinayeti sırasında da otorite (Filistin Yönetimi), kendi itirafıyla Yahudilerle güvenlik koordinasyonu içindeydi; çünkü cinayetten sonra güvenlik koordinasyonunu durduracağını iddia etti, demek ki koordinasyon devam ediyordu! Ama daha garip ve tuhaf olanı, Filistin’in kahramanlarından biri vatanını ve ailesini savunmak için o katliamdan sonra Kudüs operasyonunda yedi Yahudi’yi öldürdüğünde, Müslüman beldelerindeki yöneticilerin kınamak için yarışmalarıdır! Türkiye, BAE, Ürdün ve Mısır dışişleri bakanlıkları basın açıklamalarıyla Kudüs operasyonunu kınadılar!

Sadece Filistin değil, bu yöneticilerin ihanetine uğrayan başka yerler de var. İslam topraklarının diğer pak bölgelerini de teslim ettiler veya boyun eğdiler. Keşmir, Hindu müşrikler tarafından kendi devletlerine ilhak edildi ve Pakistan yöneticileri sessiz... Myanmar’da (Burma) Arakanlı Müslümanlar boğazlanıyor, Bangladeş yöneticileri sanki uykudalar, görmüyorlar... Ardından Çin’in katliamlar yaptığı Doğu Türkistan; Müslüman beldelerindeki mevcut devletler ise mezar sessizliğine bürünmüş durumda, konuştuklarında ise bu katliamların Çin’in iç meselesi olduğunu söylüyorlar!

كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ إِنْ يَقُولُونَ إِلَّا كَذِباً

"Ağızlarından çıkan o söz ne kadar da büyük! Onlar yalandan başka bir şey söylemiyorlar." (Kehf, 5)

Sömürgeci kâfirler ümmete reva gördükleri bu zilletle de yetinmediler, onun akidesine de el uzattılar. Aşırı sağcı Paludan, İsveç makamlarının izniyle 21 Ocak 2023 Cumartesi günü Stockholm’deki Türk Büyükelçiliği önünde Kur’an-ı Kerim’in bir nüshasını yaktı... Ardından 27 Ocak 2023 Cuma günü Lahey ve Kopenhag’da Kur’an yakma cinayetleri birbirini izledi... Bundan sonra El-Ezher Gözlemevi aracılığıyla sert bir bildiri yayımlayarak kınadı ve dini kutsallarla oynama girişimlerine karşı durulmasını talep etti. Şüphesiz El-Ezher âlimleri bilirler ki, Kur’an’ın yakılmasına verilen cevap sözlü kınama ile olmaz; aksine ordular Allah’ın Kitabı ve dini için harekete geçirilmelidir. Kur’an’ın yakılması, İslam ümmetine ve akidesine karşı bir savaş ilanıdır. Dolayısıyla buna verilecek cevap, arkalarındakileri darmadağın edecek bir savaş olmalıdır:

فَإِمَّا تَثْقَفَنَّهُمْ فِي الْحَرْبِ فَشَرِّدْ بِهِمْ مَنْ خَلْفَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُون

"Eğer onları savaşta yakalarsan, onlar(a verdiğin ceza) ile arkalarındakileri de darmadağın et ki ibret alsınlar." (Enfal, 57)

Ey Müslümanlar: Müslümanlara yönelik saldırılara, içi boş, hiçbir derde deva olmayan süslü sözlerle karşılık verilmez; aksine saldırıya kılıcın keskinliğiyle, düşmana şeytanın vesveselerini unutturacak darbelerle karşılık verilir. Müslümanların bir Hilafeti varken durumları böyleydi; tarihteki olaylar buna şahittir... Bu, basiret ve görüş sahibi hiç kimsenin inkâr edemeyeceği sabit bir gerçektir. Müslümanların tarihinde bunun örnekleri mevcuttur (İbn Kesir’in el-Bidaye ve'n-Nihaye, Belazuri’nin Futuhu’l-Buldan, İbn Haldun Tarihi, Zehebi’nin İslam Tarihi ve diğer kaynaklarda aktarılmıştır). Bunlardan bazılarını size naklediyorum:

  • Hicri 87 yılı girdiğinde... Kuteybe bin Müslim, Buhara bölgelerinden olan Beykent’i fethetti... Gün ortasına gelmeden Allah onlara zafer indirdi... Müslümanları kışkırtan tek gözlü bir adam vardı. Esir alınınca dedi ki: "Kendi canımı beş bin Çin ipeği bedeliyle kurtarayım ki değeri bir milyon eder." Komutanlar Kuteybe’ye bunu kabul etmesini önerdiler. Kuteybe dedi ki: "Hayır, Allah'a yemin olsun ki, senin ikinci bir defa daha bir Müslümanı korkutmana izin vermeyeceğim." Ve emretti, boynu vuruldu.

  • Hicri 90 yılı girdiğinde... Sind hükümdarı Dahir, içinde Müslüman kadınların bulunduğu bir gemiye saldırdı ve onları esir aldı. Halife, valisine bu zalimden kısas almasını emretti. Muhammed bin Kasım bir orduya komuta etti, Müslüman kadınları kurtardı, o tağut hükümdardan kısas aldı ve Sind beldelerini fethetti.

  • Hicri 223 yılında Bizans kralı Müslüman beldelerine çıktı, Zabatra halkını öldürdü ve esir aldı... Bir kadın "Vâ Mutasımâh!" (Yetiş ey Mutasım!) diye feryat etti. Bu haber Halife Mutasım’a ulaşınca, "Lebbeyk" (Emrindeyim) diyerek cevap verdi, bir orduya komuta etti ve kadının intikamını aldı... "Bizans beldelerinin en büyüğü neresidir?" diye sordu. Ona "Amuriye" (Ankara yakınları) denildi ve orayı fethetti.

  • Hicri 582 yılında... Kerak sahibi Ernat (Raynald de Châtillon) hıyanet ederek Mısır’dan gelen büyük bir hacı kafilesinin yolunu kesti, öldürdü ve esir aldı. Sultan Selahaddin onunla savaşmak için hazırlandı, beldelerden asker istedi ve eğer onu ele geçirirse mutlaka öldüreceğine dair nezretti. Allah, hicri 583 yılı Rebiulahir ortasında Hittin savaşında onu ona galip kıldı. Ardından Selahaddin, hıyanetinin ve yol kesmesinin cezası olarak onu kendi eliyle öldürdü. Sonra 27 Recep 583’te Mescid-i Aksa özgürleşti.

  • Hicri 1307, miladi 1890 yılında, bir roman yazarı Rasulullah ﷺ’e iftira atan bir piyesi Paris’teki bir tiyatroda sergilemeye çalıştı. Halife Abdülhamid bunu haber alınca, Fransa’nın İstanbul büyükelçisini çağırdı ve onu özellikle askeri kıyafetle karşıladı. Eğer oyun sergilenirse Osmanlı Devleti’nin Fransa ile ilişkilerini bir savaş hali olarak keseceği tehdidinde bulundu ve ona sert bir tonla şöyle seslendi: "Ben Müslümanların Halifesiyim... Eğer o piyes durdurulmazsa dünyayı başınıza yıkarım!" Fransa buna boyun eğdi ve piyesin sergilenmesini yasakladı...

Sömürgeci kâfirler o zamanlar biliyorlardı ki, İslam’ın ve Müslümanların kutsallarına yönelik herhangi bir saldırı, dillerin koparılması ve ayakların kırılmasıyla sonuçlanacaktır... Bugün ise Kur’an-ı Kerim’e, Rasulullah ﷺ’e ve Müslüman beldelerine saldırılıyor ama hiçbir karşılık verilmiyor! Bunun tek sebebi, ümmeti düşmanların şerrinden koruyacak olan İmam’ın, yani Raşidi Halife’nin yokluğudur. Üzerinde ittifak edilen sahih hadiste şöyle buyurulmuştur:

إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ، يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ، وَيُتَّقَى بِهِ

"İmam ancak bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur." (Buhari ve Müslim)

Sonuç olarak, ey güç ve kuvvet ehli, size tekrar sesleniyorum! Ümmetin göğsündeki yarayı düşmanlarından, yani dininizin düşmanlarından ancak siz iyileştirebilirsiniz. Müslümanların kendi beldelerinde içine düştükleri zilleti ancak siz kırabilirsiniz... Görevinize sarılın, Allah sizi mübarek kılsın. Bize, yani Raşidi Hilafet'i kurmak için çalışan Hizb-ut Tahrir'e yardım etmeye (nusret vermeye) koşun. Bu sadece vakıanın bir gereği olarak zafer yolu değildir; aksine her şeyden önce büyük bir farzdır. Gücü yettiği halde Hilafet'i kurmak ve biat edilmeyi hak eden bir Halife var etmek için çalışmayan kimsenin günahı büyüktür; öyle ki Rasulullah ﷺ günahın şiddetine delalet etmesi için şöyle buyurmuştur:

وَمَنْ مَاتَ وَلَيْسَ فِي عُنُقِهِ بَيْعَةٌ، مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً

"Kim boynunda (bir halifeye) biat olmadan ölürse, cahiliye ölümü ile ölmüş olur." (Müslim)

İkinci olarak; Müslümanlar, Rasulullah ﷺ’in teçhizine ve defnedilme farzını yerine getirmeye başlamadan önce bir Halife seçmek için biat işine başlamışlardır; tüm bunlar Hilafet’in öneminden dolayıdır. Üçüncü olarak; Ömer (ra) vefat edeceği gün, Cennetle müjdelenen altı kişi arasından Halife seçilmesi için en fazla üç günlük bir süre belirlemiş ve eğer bu süre zarfında bir Halife üzerinde anlaşılmazsa muhalif olanın öldürülmesini istemiştir. Bu durum sahabenin huzurunda gerçekleşmiş ve onlardan hiçbir itiraz gelmemiştir; dolayısıyla sahabe icması oluşmuştur. Bizim üzerimizden ise nice "üç günler" geçti! İşte bu yüzden Hilafet’in ikamesi çok büyük bir iştir.

Ey Allah’ın Ordusu: Biliyoruz ki gökten melekler inip bizim için bir Hilafet kurmayacak. Ancak biz Hilafet’i kurmak için ciddiyetle çalışırsak, Allah bize yardım edecek melekler indirecektir. Bu, Allah’ın kitabındaki sadık vaadidir:

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ ءَامَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ

"Allah, aranızdan iman edenlere ve salih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri halife kıldığı gibi onları da yeryüzünde halife kılacağını vaat etmiştir." (Nur, 55)

Ve bu ceberut saltanattan sonra Rasulullah ﷺ’in hadisindeki izzet müjdesidir. Şöyle buyuruyor:

...ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ

"...Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allah’ın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediğinde onu ortadan kaldıracaktır. Sonra (tekrar) Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır." (Ahmed)

Aynı zamanda biliyoruz ki İslam düşmanları, Hilafet’in yeniden kurulmasını imkânsız görecekler ve kendilerinden öncekilerin dediklerini alay ederek tekrarlayacaklardır:

غَرَّ هَؤُلَاءِ دِينُهُمْ

"Bunları dinleri aldattı." (Enfal, 49)

Fakat bu söz nasıl söyleyenlerin başına bir bela olduysa ve Allah dinini aziz kılıp ehlini muzaffer kıldıysa, bugün de onların başına bela olacaktır. Zira Aziz ve Hakim olan Allah, kalplerinden ve azalarından şu ayeti ayırmadan ciddiyetle çalışan ihlaslı kullarıyla beraberdir:

إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْراً

"Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü (vakit) koymuştur." (Talak, 3)

Bu kimseler, geçen her günle beraber Allah’ın izniyle bu "vakte" yaklaşmaktadırlar...

وَيَقُولُونَ مَتَى هُوَ قُلْ عَسَى أَنْ يَكُونَ قَرِيباً

"Ne zamanmış o? diyecekler. De ki: Yakın olması umulur!" (İsra, 51)

Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

28 Recep 1444 H. 19 Şubat 2023 M.

Kardeşiniz Ata Bin Halil Ebu’r Raşta Hizb-ut Tahrir Emiri

Makaleyi Paylaş

Bu makaleyi ağınızla paylaşın