Home About Articles Ask the Sheikh
Analiz

Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata Bin Halil Ebu’r Raşta’nın Hilafet Devleti’nin Hicri 1342 - Miladi 1924 Yılında Yıkılışının Yüzüncü Yıl Dönümü Münasebetiyle Yaptığı Konuşma

March 13, 2021
75

Hamd Allah'a, salât ve selam Allah'ın Rasulü'ne, onun âline, ashabına ve onu dost edinenlere olsun. Ve ba’d...

Genel olarak İslam Ümmeti’ne, özel olarak da Râşidî Hilafeti yeniden ikame etmek için çalışan dava taşıyıcılarına, genç erkek ve kız kardeşlerime...

Esselamu Aleyküm ve Rahmetullâhi ve Berekâtuh,

Bundan yüz yıl önce bugünlerde, Hicri 1342 yılının Recep ayının sonlarında, Miladi 1924 yılının Mart ayının başlarına denk gelen günlerde; dönemin lideri İngiltere’nin başını çektiği sömürgeci kâfirler, Arap ve Türk hainlerle iş birliği yaparak Hilafet Devleti’ni yıkmayı başardılar. Asrın mücrimi Mustafa Kemal, Hilafet’in ilga edildiğini, Halife’nin İstanbul’da kuşatıldığını ve o günün seher vaktinde sürgün edildiğini ilan etti. Bu, İngiltere’nin ona sunduğu, karşılığında ise onu laik Türkiye Cumhuriyeti’nin başkanı yaptığı bir bedeldi. Böylece Müslüman beldelerinde, izzetlerinin kaynağı ve Rablerinin rızası olan Hilafet’in yıkılmasıyla korkunç bir sarsıntı meydana geldi.

Bu mücrim, var olan Hilafeti ilga ederek apaçık bir küfür (küfrü bevah) ilan etmiştir. Ümmetin ise, Rasulullah ﷺ’in Ubâde bin Sâmit (ra)’dan rivayet edilen müttefun aleyh hadisinde geçtiği üzere, ona kılıçla karşı koyması gerekirdi:

وَأَنْ لَا نُنَازِعَ الْأَمْرَ أَهْلَهُ إِلَّا أَنْ تَرَوْا كُفْراً بَوَاحاً عِنْدَكُمْ مِنْ اللَّهِ فِيهِ بُرْهَانٌ

"Size Allah’tan bir delil olabilecek apaçık bir küfür görmedikçe, iş başındakilerin yönetimiyle çekişmemeniz..." (Buhari ve Müslim)

Ancak onun Ümmetin kanına, özellikle de âlimlere karşı uyguladığı şiddetli baskı -ki başta Şeyh Said Piran (Allah ona rahmet etsin) olmak üzere birçoğunu idam etmiş, diğerlerini ise hapse atmıştır- Ümmetin gevşemesine neden olmuştur. Bu yüzden Ümmet, o mücrimi ve avenesini yerle bir edecek, onları hüsrana uğratacak bir kıyam gerçekleştiremedi. Aksine tepkiler zayıf kaldı ve Allah’a, Rasulü’ne ve müminlere ihanet eden o haini ezecek seviyeye ulaşamadı. Böylece bu apaçık küfrü işleyen kişi, Ümmetin onu derin bir uçuruma yuvarlamasından "kurtulmuş" oldu!

Bundan sonra sömürgeci kâfirlerin nüfuzu Müslüman beldelerine yerleşti; topraklarımızı parçaladılar ve yaklaşık elli beş parçaya böldüler. Bu, Hilafet’in yıkılış sarsıntısının bir sonucuydu. Ardından bu sarsıntıya bir yenisini daha eklediler: Rasulullah ﷺ’in İsra ve Miraç mekânı olan Mübarek Topraklarda Yahudilere bir devlet verdiler ve onlara hayatta kalma sebeplerini sundular. Bu sebeplerin ilki, çevresindeki ajan yöneticiler vasıtasıyla güvenliğinin korunmasıydı. Sadece bu da değil, bu yöneticiler Yahudilerle çıkan her savaşta yenildiler; ta ki Yahudi varlığına hak ettiğinden büyük bir hacim ve aslından farklı bir suret verene dek. Bununla da yetinmediler, Allah ve Rasulü’ne karşı savaşmak için tüm çabalarını sarf ettiler; meseleyi "Yahudi varlığının Filistin’den kökten sökülüp atılması" davasından, "belki 1967’de işgal ettiği yerlerden bir kısmından çekilir" diye pazarlık yapmaya indirgediler! Sonra daha da alçalarak, işgal edilen yerlerden çekilmeden bile Yahudi varlığıyla normalleşme yarışına girdiler! Kimileri normalleşme cürmünü perde arkasından, kimileri ise gece gündüz alenen işledi. Mısır yöneticilerinin başlattığı bu zillet ve aşağılanma kervanını; örgüt, Ürdün, ardından BAE, Bahreyn, Sudan ve Fas yöneticileri takip etti. Suudi yöneticiler ise yol kenarında bekleyip bu devletlere kendilerinin de arkadan geldiğini, kervandan geri kalmayacaklarını işaret ediyorlar... Hepsi, başlarından aşağı kendilerini saran küçüklüğe ve alçaklığa aldırış etmeden cürüm işlemede yarışıyorlar:

سَيُصِيبُ الَّذِينَ أَجْرَمُوا صَغَارٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا كَانُوا يَمْكُرُونَ

"Suç işleyenlere, kurdukları tuzaklar sebebiyle Allah katında bir zillet ve şiddetli bir azap erişecektir." (En'âm [6]: 124)

Sadece Filistin bu yöneticiler tarafından sırtından bıçaklanmadı; aynı zamanda İslam topraklarının diğer temiz bölgelerini de teslim ettiler veya teslim edilmesine göz yumdular. Keşmir, müşrik Hindular tarafından ilhak edildi... Rusya Kırım’ı ilhak etti... Güney Sudan Kuzey’den koparıldı... Doğu Timor Endonezya’dan söküldü... Müslümanların yıllarca kalesi olan Kıbrıs’ın bugün büyük bir kısmı Yunanlıların kontrolünde... Arakanlı Müslümanlar Myanmar’da (Burma) katlediliyor ve Bangladeş’e sığındıklarında rejim onları kuşatıp sel felaketlerine açık, insan yaşamına uygun olmayan tehlikeli "Bhasan Char" adasına hapsediyor! Sonra Doğu Türkistan; Çin orayı vahşice eziyor, hatta vahşi hayvanların bile yapmayacağı muamelelerde bulunuyor. Orayı hür erkekler ve iffetli kadınlar için bir hapishaneye çevirdi. Katliamlar, Müslüman beldelerindeki mevcut devletlerin gözü önünde gizli değil, alenen gerçekleşiyor. Onlar ise mezar sessizliğine bürünmüşler; konuştuklarında ise Çin’in Müslümanlara yaptığı zulüm için "bu bir iç meseledir" diyorlar!

كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ إِنْ يَقُولُونَ إِلَّا كَذِباً

"Ağızlarından çıkan o söz ne büyük oldu! Onlar yalandan başka bir şey söylemiyorlar." (Kehf [18]: 5)

Diğer Müslüman beldelerine gelince; buralar sömürgeci kâfirlerin etrafında dönen ruveybida yöneticiler tarafından yönetiliyor. Ne beldenin güvenliğini koruyorlar ne de tebaanın hakkını gözetiyorlar. Servetleri yağmalanmış, onurları çiğnenmiş; ne bir güçleri var ne de bir sözleri. Sömürgeci kâfirler, özellikle de Amerika onlara zerre kadar değer vermiyor. Aksine, ajanlarına zilletlerini ve aşağılanmalarını artıracak şekilde seslenerek şunu dikte ediyor: "Biz olmasaydık o eğreti koltuklarınızda birkaç gün bile kalamazdınız, o halde bize gücünüzün yettiği, hatta yetmediği kadar mal ödeyin." Gerçekten de, zilleti kabul edene aşağılanmak kolay gelir!

Ey Müslümanlar: Hilafet’in gidişinden sonraki haliniz budur; milletler her yandan üzerinize üşüştü. Peki, Hilafet’in gölgesi altındayken nasıldınız?

Sizler insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet idiniz; Nebilerin sonuncusu ve mücahitlerin imamı Muhammed ﷺ’in takipçileriydiniz... Atalarınız Râşid Halifeler ve fatih komutanlardı... Sizler, Haçlıları hezimete uğratan ve içinde bulunduğumuz bu azametli Recep ayında (Hicri 583) Beytü’l Makdis’i onların pisliğinden kurtaran Selahaddin Eyyubi’nin torunlarısınız... Tatarları dize getiren Kutuz ve Baybars’ın torunlarısınız... Hicri 857 - Miladi 1453 yılında İstanbul’u fethettiğinde 23 yaşını aşmamış olan genç emir Muhammed Fatih’in torunlarısınız ki; Allah onu, Ahmed’in Bişr el-Has’amî’den rivayet ettiği hadiste Rasulullah ﷺ’in övgüsüyle şereflendirmiştir:

فَلَنِعْمَ الْأَمِيرُ أَمِيرُهَا وَلَنِعْمَ الْجَيْشُ ذَلِكَ الْجَيْشُ

"Onun komutanı ne güzel komutan, o ordu ne güzel ordudur!" (Müsned-i Ahmed)

Sizler, 16. yüzyılda (1525) Fransa’nın kralını esaretten kurtarmak için kendisinden yardım istediği Kanuni Sultan Süleyman’ın torunlarısınız. O Fransa bugün Müslümanların halifesinden yardım dilediğini unuttu veya unutmuş gibi yapıyor da; İslam’ın kalkanı yok olduğu için İslam’a ve İslam’ın Rasulü ﷺ’ne fütursuzca dil uzatıyor... Sizler, ABD’nin Amerikan gemilerinin Atlas Okyanusu’ndan Akdeniz’e güvenle geçebilmesi ve Cezayir eyaletindeki Osmanlı donanmasının saldırısına uğramaması için yıllık vergi ödediği III. Selim’in torunlarısınız. Amerika ilk kez (Hicri 1210 - Miladi 1795) kendi diliyle değil, başka bir devletin diliyle (Osmanlıca) bir anlaşma imzalamak zorunda kalmıştı. Oysa şimdi Amerika, Müslümanların yöneticilerine "Öde, çünkü seni biz koruyoruz" diyerek hükmediyor... Sizler, Yahudilerin Filistin’e yerleşmelerine izin vermesi karşılığında devlet hazinesine teklif ettikleri altın milyonlarına kanmayan ve o meşhur sözünü söyleyen II. Abdülhamid’in torunlarısınız: "Benim vücudumdan bir parçanın kesilmesi, Filistin’in Hilafet Devleti’nden koparıldığını görmekten daha ehvendir." Ve eklemişti: "...Yahudiler milyonlarını kendilerine saklasınlar... Eğer bir gün Hilafet Devleti parçalanırsa, işte o zaman Filistin’i bedelsiz alabilirler." Ve öyle de oldu!... Sizler, saati icat edip dönemin en büyük Avrupa kralı Şarlman’a hediye edenlerin torunlarısınız; Şarlman’ın çevresindeki o seçkin zümre, saatin içinde cinlerin ve ifritlerin olduğunu sanmıştı! Biz aydınlık fikirlerimizle böyleydik, onlar ise sığ ve köhne fikirleri içindeydiler!

Ey Müslümanlar! Hilafet sizi gölgelediğinde böyleydiniz, Hilafet başınızdan çekildiğinde ise bu hale geldiniz. Ey basiret sahipleri, ibret alın...

Son olarak, ey güç ve kuvvet ehli... Ey Halid’in, Selahaddin’in ve Muhammed Fatih’in torunları... size sesleniyorum!

Ümmetin göğsünü dininizin düşmanlarından temizleyecek olanlar ancak sizlersiniz. Müslümanların kendi topraklarında, İslam topraklarında içine düştüğü zilleti ancak sizler kırabilirsiniz... Başlama şerefi ve Ümmetin ümidini gerçekleştirme onuru sizin olacaktır; tüm Ümmet ve ordusuyla, önünüzde ve arkanızda sizi takip edecektir. Allah Teâlâ’nın izniyle yalnız olmayacaksınız. Allah sizi mübarek kılsın, görevinize kıyam edin! Bize, Râşidî Hilafeti kurmak için çalışan Hizb-ut Tahrir’e yardım etmeye (nusret vermeye) gelin. Hilafet sadece vakıanın tasviri açısından zafer yolu değil, her şeyden önce azametli bir farzdır. Ahkâm onunla ikame edilir, hadler onunla uygulanır. O olmadan insanlar üzerinde hükümler uygulanmaz ve aralarında hadler ikame edilmez... Gücü yettiği halde Hilafeti kurmak ve bir Halife var etmek için çalışmayanın günahı büyüktür; günahın şiddetini belirtmek üzere sanki cahiliye ölümüyle ölmüş gibi olur:

...وَمَنْ مَاتَ وَلَيْسَ فِي عُنُقِهِ بَيْعَةٌ، مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً

"...Kimin boynunda bir biat olmadan ölürse, o cahiliye ölümüyle ölmüştür." (Müslim)

Müslümanlar, Rasulullah ﷺ’in teçhiz ve defin işlemlerine -bunun önemine ve büyüklüğüne rağmen- başlamadan önce Halife’ye biat etmekle işe başladılar. Tüm bunlar Hilafet’in büyüklüğü ve önemi içindir...

Ey güç ve kuvvet ehli... Ey nusret ehli... Ey Müslümanların orduları!

İçinizde, Allah’a ve Rasulü ﷺ’ne yardım edip dünyada ve ahirette kazanan Mus’ab bin Umeyr, Es’ad bin Zürâre, Useyd bin Hudayr ve Sa’d bin Muâz yok mu? Öyle ki, dinine yardım ettiği için Sa’d bin Muâz’ın ölümüyle Rahman’ın Arş’ı titremiştir. Buhari’nin Câbir (ra)’dan rivayet ettiğine göre Rasulullah ﷺ şöyle buyurmuştur:

اهْتَزَّ العَرْشُ لِمَوت سعد بن معاذ

"Sa’d bin Muâz’ın ölümü sebebiyle Arş titremiştir." (Buhari)

İçinizde Allah’a, Rasulü’ne ve dava ehline yardım edecek reşit bir adam yok mu? Ümmet sizi bekliyor; sizin tekbir getirmenizi ve sizinle birlikte tekbir getirmeyi, sancağın ellerinizde dalgalanmasını ve size tehlil getirmeyi bekliyor. Ancak bununla Ümmet kalkınır ve İslam’ı içeride uygulayıp dünyaya davet ve cihat yoluyla taşıyacak olan Râşidî Hilafeti kurar. İşte o zaman Allah Subhânehu ona yardım edecektir:

إِنَّا لَنَنْصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ يَقُومُ الْأَشْهَادُ

"Şüphesie biz, elçilerimize ve iman edenlere, dünya hayatında ve şahitlerin ayağa kalkacağı günde yardım ederiz." (Mü’min [40]: 51)

Ey Allah’ın askerleri: Biz biliyoruz ki gökten melekler inip bizim için Hilafeti kurmayacak ve İslam’ı ve Müslümanları izzete kavuşturacak bir orduya komutanlık etmeyecek. Ancak yeryüzünde İslami hayatı yeniden başlatmak ve Hilafeti kurmak için ciddiyetle, doğrulukla ve ihlasla çalışırsak, Allah bize yardım edecek meleklerini indirecektir. Bu, Allah’ın kitabında ve Rasulü ﷺ’nün hadisinde yalanlanması imkânsız bir vaattir. Bugün Hilafet’in kurulmasının bir hayal olduğunu söyleyenlerin sözü buna etki etmez. Bilakis, Hilafet’in kurulmasının hayal olduğunu söyleyenin kendisi bir hayal peşindedir. Hilafet’in kurulması ise Allah’ın izniyle mutlaka gerçekleşecek bir hakikattir ve bunu şu dört gerçek teyit etmektedir:

Birincisi: Allah’ın vaadi:

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ ءَامَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ

"Allah, sizlerden iman edip salih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri hâkim kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka hâkim kılacağını vaat etti." (Nûr [24]: 55)

İkincisi: Rasulullah ﷺ’in bu cebri krallıktan (diktatörlükten) sonra Nübüvvet metodu üzere Hilafet’in geri döneceğine dair müjdesi:

...ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ

"...Sonra cebri bir saltanat olacaktır. O da Allah’ın dilediği kadar devam edecektir. Sonra Allah dilediğinde onu ortadan kaldıracaktır. Sonra yine Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır." (Sonra sustu). (Müsned-i Ahmed)

Üçüncüsü: İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet olan canlı ve faal bir ümmet:

كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ

"Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; marufu emreder, münkerden nehyeder ve Allah’a inanırsınız." (Âl-i İmrân [3]: 110) Bu Ümmet, bir gün Hilafeti kurma noktasında sükûnete ermişse de, bu ancak aslanın hamlesinden önceki sükûnetidir...

Dördüncüsü: Allah’ın izniyle O’na ihlaslı, Rasulü ﷺ’ne sadık, vaadi ve müjdeyi gerçekleştirmek için geceyi gündüze katarak hızla ilerleyen bir parti (Hizb); sanki Rasulullah ﷺ’in şu buyruğunun bir tasdikidir:

لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ أُمَّتِي ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ لَا يَضُرُّهُمْ مَنْ خَذَلَهُمْ حَتَّى يَأْتِيَ أَمْرُ اللَّهِ وَهُمْ كَذَلِكَ

"Ümmetimden bir taife, Allah’ın emri gelinceye kadar hak üzere galip olmaya devam edecektir. Onları yüzüstü bırakanlar onlara zarar veremeyecektir." (Müslim)

Bu dörtten herhangi biri bile, Hilafet için çalışmanın bir hayal olmadığını söylemek için yeterliyken, dördü birden nasıldır?! Bu nedenle Hilafet’in kurulması, Allah’ın izniyle yakın bir zamanda gerçekleşecek bir hakikattir. Kurulduktan sonraki sebatı ve istikrarı da inşaAllah kesin bir meseledir. Bugün büyük devletler olarak görülenlerin binaları derin bir uçuruma çökecektir. Bu devletler Allah katında ve Allah’ın kulları nezdinde çok basittir. Gözle görülmeyen küçük bir mahlûkun (Covid-19) bu devletlere ve liderleri Amerika’ya neler yaptığı buna şahittir... Seçimlerinde başlarına neler geldiğine bakın; bir grup bunu hırsızlık ve sahtekârlık sayarken, diğeri büyük bir zafer sayıyor! Sadece sözlü saldırılarla kalmayıp resmi kurumları bastılar, kapitalizmin liderinin koridorlarında maddi mermilerle can aldılar. Her iki taraf da çökmüş olan "demokrasi" diye haykırıyor! İşte bugünkü dünya budur; küçüğünden önce büyüğü böyledir... Onu ancak İslam Devleti’nin, Nübüvvet metodu üzere Hilafet’in kurulması kurtaracaktır...

Kardeşler: Hilafet’in yüzüncü yıl dönümü gelmeden önce kurulması için çalışıyor ve Allah’a yalvarıyorduk. Partinin (Hizb) yetmiş yıllık ömrü boyunca öyle günler geçti ki Hilafeti neredeyse yakalayacak gibi oluyorduk, sonra uzaklaşıyordu. Buna rağmen Allah’ın rahmetinden ümidimizi kesmiyoruz. Gözlerimiz Hilafet’e dikilmiş, kalplerimiz onun için çarparak çalışıyoruz. Onun kurulacağına dair tam bir huzur içindeyiz; çünkü Rasulullah ﷺ bize bunu haber vermiş ve müjdelemiştir: "...Sonra yine Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır." Tüm bunlar azimleri bilemeye, iradeleri güçlendirmeye, heyecanı yeniden ateşlemeye ve kişiyi bambaşka bir hale büründürmeye layıktır; öyle ki başına bir musibet geldiğinde baygınlık geçiren birinden, musibetin gelişiyle ferahlığın yakın olduğunu müjdeleyen birine dönüşür.

Alîm ve Habîr olan Allah bize böyle haber vermiştir:

فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً * إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً

"Demek ki, zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Evet, zorlukla beraber bir kolaylık vardır." (İnşirâh [94]: 5-6) Sadık ve Masduk olan Efendimiz de murezzin bir hadiste şöyle buyurmuştur: "Bir zorluk, iki kolaylığa asla galip gelemez." Ömer (ra)’ın Ebu Ubeyde’ye yazdığı mektupta da şu geçer: "Hiçbir şiddet yoktur ki, Allah ondan sonra bir çıkış yolu yaratmasın; ve bir zorluk, iki kolaylığa asla galip gelemez." Ferahlık, Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın izniyle yakındır. Hilafet, sadık müminlerin elleriyle kurulacaktır; Yahudi varlığını ortadan kaldıracak, Filistin yeniden İslam diyarına dönecek ve kardeşi (İstanbul) fethedildiği gibi Roma da fethedilecektir. Temiz diller, Azîz ve Kavî olan Allah’ın şu sözünü haykıracaktır:

وَقُلْ جَاءَ الْحَقُّ وزهق الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً

"De ki: Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl yok olmaya mahkûmdur." (İsrâ [17]: 81)

Dünya tekbir sesleriyle dolacak ve yeryüzü İslam’ın nuruyla aydınlanacaktır:

لَيَبْلُغَنَّ هَذَا الْأَمْرُ مَا بَلَغَ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَلَا يَتْرُكُ اللَّهُ بَيْتَ مَدَرٍ وَلَا وَبَرٍ إِلَّا أَدْخَلَهُ اللَّهُ هَذَا الدِّينَ بِعِزِّ عَزِيزٍ أَوْ بِذُلِّ ذَلِيلٍ عِزّاً يُعِزُّ اللَّهُ بِهِ الْإِسْلَامَ وَذُلّاً يُذِلُّ اللَّهُ بِهِ الْكُفْرَ

"Bu iş (İslam), gecenin ve gündüzün ulaştığı her yere ulaşacaktır. Allah, ne bir kerpiç ev ne de bir kıl çadır bırakmaksızın bu dini her eve sokacaktır; azizi aziz kılarak, zelili zelil kılarak. Allah’ın İslam’ı aziz kıldığı bir izzetle ve küfrü zelil kıldığı bir zilletle." (Müsned-i Ahmed)

Biliyoruz ki İslam düşmanları bunun gerçekleşmesini imkânsız görecek ve daha öncekilerin sözlerini alay ederek tekrarlayacaklar:

غَرَّ هَؤُلَاءِ دِينُهُمْ

"Bunları dinleri aldattı." (Enfâl [8]: 49)

Ancak bu söz, onu söyleyenlerin başına nasıl bela olduysa ve Allah dinini aziz kılıp ehline yardım ettiyse; bugün de onların başına bela olacaktır. El-Azîz ve El-Hakîm olan Allah, kendisine tevekkül eden, O’na ihlasla bağlı olan, Rasulü ﷺ’ne sadık kalan ve kalplerinden şu ayeti ayırmadan ciddiyet ve gayretle çalışan kullarıyla beraberdir:

إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْراً

"Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur." (Talâk [65]: 3)

Bu kimseler, geçen her günle beraber bu "ölçüye" (vakte) yaklaşmaktadırlar:

وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

"Allah, emrinde galiptir; fakat insanların çoğu bilmezler." (Yûsuf [12]: 21)

Esselamu Aleyküm ve Rahmetullâhi ve Berekâtuh.

Cumartesi, 29 Recep 1442 H. Miladi 13 Mart 2021

Kardeşiniz Ata Bin Halil Ebu’r Raşta Hizb-ut Tahrir Emiri

Makaleyi Paylaş

Bu makaleyi ağınızla paylaşın