Home About Articles Ask the Sheikh
Siyaset

Soru Cevap: Filistin ve İran Meselelerine Yönelik Amerikan Politikası

February 23, 2017
5672

Soru: 05.02.2017 tarihli önceki soru cevabında; Trump’ın Suriye politikasının ana hatları, Obama’nın Suriye politikasının "meyvelerini" toplama, özellikle Halep’in rejime teslim edilmesinde Türkiye’nin güçlü rolünün öne çıkarılması, Rusya’nın rolünün küçültülmesi ve İngiltere’ye Suriye’de belli ölçüde bir rol verilmesi konuları açıklanmıştı. Ancak Trump’ın açıklamalarının "sıcak" olduğu iki meseleden bahsedilmemişti! ABD Başkanı Trump, 15.02.2017’de Washington’da Yahudi varlığının başbakanı ile düzenlediği basın toplantısında; iki devletli çözüm konusunda artık ısrarcı olmayacağına dair açıklamalarda bulundu. Amerika bu çözümden vaz mı geçti? Ayrıca Trump’ın 20.01.2017’de göreve başlamasından bu yana İran’a yönelik sert açıklamaları ve ortamı germesi söz konusu. İran’ın bölgedeki rolü Amerika’ya hizmet etmekteyken, Amerikan politikasında İran’ın bu rolüne yönelik bir değişiklik mi var? Teşekkürler.

Cevap: Bahsedilen iki meseleyi, Allah’ın izniyle içlerindeki racih (ağır basan) görüşü ortaya koymak için inceleyeceğiz:

Birincisi: Filistin Konusu veya Onların Deyimiyle Orta Doğu Meselesi:

1- ABD Başkanı Trump’ın tüm uluslararası ve yerel medya kuruluşları tarafından aktarılan ve canlı yayınlanan açıklamalarının metni şöyledir: "Donald Trump Çarşamba günü, iki devletli çözümün İsrail-Filistin çatışmasını sona erdirmenin tek yolu olmadığını teyit ederek ve barışa yol açması halinde alternatif seçeneklere açık olduğunu belirterek, ABD’nin Orta Doğu politikasında yeni bir farklılık ortaya koydu. Daha önceki tüm Amerikan başkanları, ister Cumhuriyetçi ister Demokrat olsun, iki devletli çözümü savunmuşlardı" (France24, 16.02.2017). Trump ayrıca şunu dedi: "İki devletli çözüme de tek devletli çözüme de bakıyorum (...) Eğer İsrail ve Filistinliler mutlu olacaksa, onların tercih edeceği (çözümden) ben de mutlu olurum. Her iki çözüm de bana uyar" (Al Jazeera Live, 16.02.2017). Amerika’nın ilk kez Trump’ın dilinden zikrettiği "tek devletli çözüm" ifadesini Trump açıklamadı. Bu, tek bir Yahudi devleti içinde Filistinlilere özerklik verilmesi anlamına mı geliyor? Yoksa Filistinlilerin Yahudi devletinin yönetimine katıldığı seküler bir devlet mi kastediliyor? Ki bu, İngiltere’nin 1939’da Beyaz Kitap’ı çıkardığında sunduğu Lübnan tarzı İngiliz projesine benzemektedir. Bilindiği üzere iki devletli çözüm projesi, bizzat Amerika’nın 1959’da Cumhuriyetçi Başkan Eisenhower döneminde sunduğu, sözde uluslararası topluma kabul ettirdiği ve İngiltere’nin sunduğu tek devletli çözümü darbelediği bir projedir. Her halükârda, bu açıklamalar ve karineler üzerinde düşünüldüğünde görünen o ki, Amerika kendi projesi olan iki devletli çözümden vazgeçmemiştir. Nitekim ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley bunu teyit ederek şöyle demiştir: "Her şeyden önce, desteklediğimiz şey iki devletli çözümdür. Amerika Birleşik Devletleri’nin iki devletli çözümü desteklemediğini söyleyen her kimse hatalıdır... İki devletli çözümü kesinlikle destekliyoruz ancak kutunun dışında da düşünüyoruz... Bu iki tarafı masaya çekmek ve onları uzlaştırmak için gereken bir şeydir" (Reuters, 16.02.2017). Bu durum, Trump’ın iki devletli çözümden vazgeçmediğini, bunun belirtilen tarihten bu yana tüm yönetimler tarafından benimsenen Amerikan devlet politikası olduğunu teyit etmektedir. Ancak Trump, baskı kurmada başka bir üslup denemek istemiştir. BM temsilcisi de ülkesinin iki devletli çözüm konusundaki teyidini vurgulamış ancak başka üsluplar kullanmayı düşündüklerini veya Amerika’nın iki devletli çözüm üzerinde, Yahudiler için daha cazip görünmesini sağlayacak bazı değişiklikler yapmak istediğini belirtmiştir. Temsilci "kutunun dışında düşündüklerini" ifade etmiştir; yani süreci bir kutuya benzetmiş, ülkesinin çözümü uygulamak için iki tarafı kutunun içine hapsettiğini, şimdi ise müzakereciler ve özellikle Yahudiler için cazip hale getirmek amacıyla çözümle ilgili başka üsluplar denemek, bir şeyler eklemek veya çıkarmak istediğini ima etmiştir. Üslup farklılığı olasıdır. Trump’ın zaferinin ilanından sonra Amerikan politikasına ilişkin 18.11.2016 tarihli soru cevabımızda, Amerikan politikasının özünde bir değişiklik olmayacağını, ancak üsluplarda değişiklik olabileceğini belirterek şöyle demiştik: "Önceki başkan döneminde yürütülen temel meselelerdeki Amerikan politikasının değişmesine gelince; ana hatların değişmesi beklenmemektedir, ancak değişebilecek olan üsluplardır. Amerikan sistemi farklı kurumlar tarafından kontrol edilir ve her birinin yetkileri artar veya azalır. Örneğin Başkan ve yönetimi, Pentagon, Kongre, Ulusal Güvenlik Konseyi, istihbarat birimleri... Bunlar, üslup farkıyla birlikte Amerikan politikasının ana hatlarının neredeyse sabit kalmasında etkilidir..."

2- Filistin Yönetimi’nde bir şaşkınlık ve şok hali görüldü. Yahudilerle uzun süredir başmüzakereci olan ve Filistin Kurtuluş Örgütü Yürütme Kurulu Sekreteri Saeb Erekat şöyle dedi: "İki devletli çözümün baltalanmasının bir şaka değil, hem İsrailliler hem de Filistinliler için bir felaket ve trajedi olduğuna inanıyoruz" (Huffington Post, 16.02.2017). Erekat ayrıca: "İki devletli çözümün tek alternatifi, Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler için eşit haklara sahip tek bir demokratik devlettir" dedi (Al Jazeera, 16.02.2017). Filistin Yönetimi ve yardakçıları, sömürgeci kâfirlerin sunduğu çözümlerden başka bir şey bilmezler. Eğer Amerikan iki devletli çözümü olmazsa, Yahudi yönetimi altında eski İngiliz çözümüne veya benzerine dönmeye razıdırlar! Görünüşe göre Amerika, planlarından Filistin Yönetimi’ni ve yardakçılarını haberdar etmemiştir. Onlar her şeyden en son haberdar olanlardır ve Amerika nezdinde hiçbir değerleri yoktur. Çünkü Amerika onların boyun eğeceğini ve taviz vereceğini bilmektedir. Topraklarının %80’inden vazgeçen, gasıp Yahudilerin bekçisi olmayı kabul eden ve düşmanını korumak uğruna kendi halkıyla savaşan bir kimse, kendisine değer verilecek bir seviyeden çok uzaktır. O, önüne kemik atılmasını bekleyen bir canlı gibi koşuşturmaktadır!

3- Yahudi varlığının tutumuna gelince; her ne kadar Başbakan Netanyahu, ABD Başkanı’nı ve varlığa olan desteğini övse de Trump ile düzenlediği ortak basın toplantısında iki devletli çözüm projesinden hiç bahsetmedi. Bundan, Trump’ın açıklamalarından pek memnun olmadığı anlaşılıyor. Sanki kendisinden istenen ancak razı olmadığı bazı hususlar vardı; bu yüzden takipçileri olan Yahudilerin Trump’a bağladıkları umutların boşa çıkmaması için bu konuya girmemeyi tercih etti... Öyle görünüyor ki talepleri gerçekleşmedi ve bunu belli etmek istemedi. (Netanyahu’ya Golan meselesini gündeme getirip getirmediği sorulduğunda "Evet" cevabını verdi. ABD Başkanı’nın tepkisi sorulduğunda ise "Talebime şaşırdığını söylemeyeceğim ancak daha fazla detay vermeyeceğim" dedi - Reuters Arapça, 16.02.2017). Keza seçim kampanyası sırasında vaat ettiği gibi Amerikan büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması konusu da gerçekleşmedi. Beyaz Saray’ın, elçiliğin Kudüs’e taşınması vaadini yerine getirmek için görüşmelerin "ilk aşamalarında" olduğunu açıklamasının ardından Trump, Netanyahu ile yaptığı telefon görüşmesinin "iyi" geçtiğini söyledi. Beyaz Saray Sözcüsü Sean Spicer yaptığı açıklamada, "Bu konuyu tartışmanın çok erken aşamalarındayız" diyerek elçiliğin taşınmasıyla ilgili yakın bir duyuru olmadığını belirtti; zira bu adım muhtemelen Arap dünyasında büyük bir öfkeye yol açacaktır (Sky News Arabia, 22.01.2017). Netanyahu, Yahudi varlığını tehdit eden İslam ile savaşmaya odaklanmayı tercih ederek şöyle dedi: "İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Washington’a 'radikal İslam' ile savaşma ve onu yok etme konusunda yardım etmeye hazır olduğunu teyit etti" (Al Khaleej Online, 15.02.2017). Onlar, Aziz ve Hakim olan Allah’ın Kerim Resulü’ne ﷺ indirdiği İslam ile savaşmak için "radikal İslam" ifadesini bir giriş ve bahane olarak kullanıyorlar. Oysa İslam, ümmetin halini ıslah edecek olan tek din ve hakikattir.

فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ إِلَّا الضَّلَالُ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ

"Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne kalır? O halde nasıl (haktan saptırılıp) döndürülüyorsunuz?" (Yunus 32)

İkincisi: İran Konusu:

Evet, Trump yönetimi İran ile ortamı germektedir ve bu durum açıkça fark edilmektedir. Amerika’nın İran’a yönelik yeni tehditlerinin amaçlarını, boyutlarını ve kapsamını kavramak için Trump öncesi ve sonrası Amerikan politikasını incelemek, bir değişiklik olup olmadığını ve nerede olduğunu görmek gerekir:

  • Trump Öncesi Amerikan Politikası:

1- Amerika’nın Irak savaşı sırasında İran, Amerikan işgalinin istikrara kavuşması için tüm nüfuzunu kullandı. İran yanlısı gruplar, İran’ın nüfuzunun olmadığı Irak’ın kuzey ve batı vilayetleri alev alev yanarken Amerika ile savaşmıyorlardı. Amerika ile İran arasındaki Irak’taki koordinasyon her düzeydedir ve uygulama tam gaz devam etmektedir; bunu ancak kör olanlar görmez... Aynı şekilde Yemen’de de İran Husileri desteklemektedir. Amerika’nın uluslararası temsilcileri (eski temsilci Cemal bin Ömer ve şimdiki Veled Şeyh) Husilerin Yemen yönetiminde bir rol edinmesini sağlamaya çalışmaktadır. Üstelik Husiler, "Büyük Şeytan" sloganı atan İran gibi "Amerika’ya Ölüm" sloganı atmalarına rağmen, 2016 sonlarında Muscat’ta Dışişleri Bakanı Kerry ile bir araya gelen gruptur. Dolayısıyla İran’ın Yemen’deki rolü tamamen Amerika’ya destek mahiyetindedir... Suriye’de ise tablo güneşten daha nettir. İran, bizzat kendisi ve milisleriyle Beşşar’ı desteklemektedir. Amerikan liderliğindeki uluslararası koalisyon ise Suriye’deki devrimi bombalamaktadır. Hatta saldırıları sadece IŞİD ile sınırlı kalmayıp çeşitli grupları hedef alarak liderlerini öldürmektedir. Tüm bunlar terör bahaneleriyle yapılırken, Amerikan uçakları askeri olarak terör listesinde olmasına rağmen Lübnan Hizbullah’ını bombalamamaktadır. İran’ın Suriye’deki rolü Amerikan politikasının bir parçasıdır... Ayrıca Obama Amerika’sı, Haziran 2015’te uluslararası güçlerle birlikte İran Nükleer Anlaşması’nı imzaladı. Amerika, İran’ın bölgede, özellikle "Arap Baharı" devrimlerinden sonra artan Amerikan politikası gereksinimlerini yerine getirebilmesi, petrolünü ihraç edebilmesi ve Yemen, Suriye ve Lübnan’daki Amerikan politikası harcamalarını karşılayabilmesi için İran üzerindeki kısıtlamaları ve yaptırımları hafifletmek istiyordu... Dolayısıyla 1979 devriminden bu yana Amerika’dan duyulan İran karşıtı açıklamalar ve İran’dan duyulan çok daha sert "Büyük Şeytan" nakaratları rüzgârın alıp götürdüğü sözlerden ibarettir. Aralarındaki tam koordineli eylemler ve uygulama politikaları, açıklamalar ve bıktırıcı sözlerden çok daha gerçektir. Politikaları anlamak sadece sözlere değil, eylemlere bağlıdır.

2- Obama yönetimi, İran Devrimi’nden bu yana diğer tüm Amerikan yönetimlerinden daha fazla İran’ın elini komşu ülkelerde serbest bırakmış, böylece Irak ve Lübnan’ın yanı sıra Yemen ve Suriye’de de "İran Rolü" olarak bilinen durum ortaya çıkmıştır. Amerika’nın İran’ın rolünü genişletmesine ve önünü açmasına baktığımızda, bunun arkasında Washington’da hem eski hem de yeni bazı itici güçlerin olduğunu görürüz:

a- Eski itici güçlere gelince; Amerika’nın petrol kaynaklarını kontrol edebilmesi için İran’ın Körfez ülkelerine yönelik tehdidini artırmasını sağlamaktır. Amerika’nın İran’ın rolüne dair bu eski vizyonu, Amerika’nın Körfez’de, yani petrol kaynaklarının başında bir dayanak noktası bulmasını sağlamaktı. Ancak Irak’ın 1990’da Kuveyt’i işgal etmesiyle Amerika için petrol kaynaklarında konuşlanmak adına İran dışı nedenler oluştu. Amerika bu işgali kullanarak Körfez ülkelerinin çoğunda askeri üsler kurmayı başardı; bu nedenle petrol açısıyla İran tehdidine olan Amerikan ihtiyacı azaldığından bu tehditler sönükleşti.

Ancak oğul Bush dönemi ve 2003 Irak işgaliyle birlikte "Yeni Muhafazakârların" (Neoconlar) Amerika’da iktidarı ele geçirmesinin ardından, o eski Amerikan itici güçleri İran’ı tekrar harekete geçirdi. Fakat bu sefer mezhepçiliği kışkırtma düzeyinde oldu. Zira Amerika’nın planı, Sykes-Picot sınırlarını, devletler şeklen kalsalar bile fiilen mezhep temelinde parçalayarak yeniden çizmekti. Amerika "Yeni Orta Doğu" haritalarından bahsetti ve İran, Amerikan mezhepçi haritaları için kanla çizilen yeni sınırlar oluşturmak amacıyla mezhepçi grupları desteklemek için harekete geçti. Mezhepçi sınırlar Irak’ta güneş gibi belirginleşti, ardından Yemen, Suriye, Lübnan, Suudi Arabistan, Bahreyn, Pakistan, Afganistan ve diğer yerlere yayıldı. İran "azınlıklar" sloganını yükselterek aslında Amerika’nın savunduğu azınlıkları koruma politikasını uyguluyordu. İşte burada İran’ın rolü çok keskin bir şekilde öne çıktı.

b- Yeni ve arızi itici güçlere gelince; bu "Arap Baharı"dır. Amerika kendini yeni bir riskle karşı karşıya buldu. Tunus, Yemen, Mısır, Libya ve Suriye’de Arap Baharı ayaklanmaları aniden patlak verdi ve Amerika, nüfuzunu sarsmakla tehdit eden bu halk devrimlerine karşı nüfuzunu korumaya hazır değildi. Amerikan toplumunun Irak travmasından mustarip olması nedeniyle Amerika nüfuzunu savunmak için ordularını getiremezdi. Nüfuzunu yeterince savunacak yerel güçleri de yoktu. Bölgedeki en önemli ajanları olan Mısır ve Suriye ayaklanma ve devrim ateşi altındaydı. Bu nedenle Amerika’da İran’a büyük ölçüde güvenme zorunluluğuna dair yeni ve arızi bir itici güç hızla gelişti. İran, özellikle Suriye’deki devrimi bastırmak için harekete geçti, Trablus ve Sayda olaylarından sonra devrimin Lübnan’ı da sarsmasını önlemek için Lübnan’daki partisinin (Hizbullah) ikmalini artırdı. Ayrıca İngiltere aleyhine Amerikan nüfuzunu pekiştirmek için Bahreyn ve Yemen’deki takipçilerine verdiği desteği artırdı; tüm bunlar devrimlerin etkisiyle oldu. Bu yeni Amerikan saikleriyle, mezhepçi bir karaktere bürünen İran’ın rolü bölgede korkunç ve muazzam bir boyuta ulaştı. Bu Amerikan politikası, Amerikan-İran yakınlaşmasının aleni hale gelmesine yol açtı. Medya, nükleer anlaşmadan sonra İran’a uçakla gönderilen Amerikan nakit paralarından, Boeing şirketiyle yapılan ticari sözleşmelerden, Amerikalı yetkililerin İran ile işlemleri kolaylaştırmak ve bankaların Amerikan yaptırımlarına dair korkularını gidermek için Avrupalı bankalarla toplantılar yapmasından bahsetti...

3- İngiliz yanlısı Abdullah’ın ölümünden sonra Amerika’nın ajanı Selman ve oğlunun 2015’te Suudi Arabistan’da yönetime gelmesi ve 2- 2014’te Sisi’nin Mısır Cumhurbaşkanı olmasıyla Amerika’nın bölgedeki ajanları güçlendi ve nüfuzunu İran dışındaki unsurlarla da savunma imkânı doğdu. Bu bir yönüyle böyleyken, diğer yandan Amerika İran’ın zayıflığını da gördü; nitekim İran tüm milisleri, muhafızları ve desteğine rağmen Suriye devriminin direncini kıramadı. Bunun üzerine Amerika Rusya’yı Suriye’ye getirdi; ancak Rusya İran’ın rolünün alternatifi değil, ona destek mahiyetindeydi. Tüm bunlar Washington’da politika araçlarını çeşitlendirme ve sadece İran’a olan güçlü ve neredeyse tekil güvenin etkili olmadığı düşüncesine kapı araladı.

Obama’nın ikinci döneminin sonuna yaklaşırken, Suriye devrimini kontrol altına alma anahtarları Türkiye’de toplanıyordu. Amerika, Suriye devriminin direncini kırmak için "İran ve Rusya"nın temsil ettiği yok etme politikası ile "Türkiye"nin temsil ettiği kontrol altına alma (containment) politikasını birleştirdi, ardından Riyad’daki muhalefeti evilleştirmek için Suudi rolünü devreye soktu!

Böylece İran’ın bölgedeki rolü, incelikle tasarlanmış bir Amerikan politikasıdır ve bu rol Amerikan politikasının gereklerine ve şartlara göre genişleyip daralmaktadır. 1979’dan bu yana Amerika, İran’ı bölge ülkelerine karşı "İslami örtülü devrimci" bir tehdit olarak saklı tutmuş, ardından Yeni Muhafazakârların iktidara gelmesiyle bu durum "şiddetli mezhepçi tehdide" dönüşmüş, sonra Arap Baharı şartlarında ağırlığı olan "merkezi bir bölgesel role" evrilmiştir. Ancak Mısır gibi Amerika’nın diğer bazı ajanları eski gücüne kavuştuğunda veya Suudi Arabistan’da olduğu gibi yönetim tekrar eline geçtiğinde ya da Türkiye gibi kullanılması mümkün hale geldiğinde, Amerika İran’ın rolünden vazgeçmeksizin onun yanına başka roller de eklemektedir.

Şunu belirtmek gerekir ki; İran’ın bölgedeki rolü, tıpkı Amerika’nın diğer ajanlarının rolleri gibi, İran ve diğer takipçileri için gerçek bir nüfuz temsil etmez. Amerika, bu ülkelerin çıkarlarına bakmaksızın bu rolleri artırır veya azaltır... Örneğin İran, Suriye’de kendi hazinesini boşaltacak kadar harcama yaparken İran içindeki çökmekte olan altyapıya bakmaz ve Amerikan ihtiyacı sona erdiğinde Amerika’nın Suriye’deki rolünü bitirebileceğini bilir! Aynı şekilde Amerika, Yemen’de Suudi Arabistan’a bir rol vererek İran’ı takipçileri önünde büyük ölçüde mahcup etmiştir; zira Suudi Arabistan takipçilerine doğrudan askeri destek veren bir konumda görünürken, İran Suudi rolünün gerçeğine ve Yemen hava sahasındaki kontrolüne teslim olmuştur. Böylece İran, Husilere silah taşımak için küçük teknelerin arkasına saklanan küçülmüş bir role gerilemiştir... Belki de Türkiye’nin Suriye’deki rolünü, kırmızı çizgilerinin çöküşünü, hatta açıklamalarının ve tutumlarının tonundaki değişikliği takip etmek, Amerika’nın bu yöneticileri asla umursamadığını, gözünü bile kırpmadan onları zor duruma düşürüp öfkelendirdiğini göstermektedir! Yani Amerika, bu takipçilerin rollerini kendi çıkarları doğrultusunda sürekli olarak genişletip daraltmakta ve onlara zerre değer vermemektedir.

  • Trump Sonrası Amerikan Politikası:

Amerika’nın bölgede İran dışındaki Türkiye ve Suudi Arabistan gibi diğer bölgesel ülkelere roller verdiği ve İran’ın rolünü küçülttüğü bu atmosferde Trump Beyaz Saray’a geldi. Amerikan politikası İran’a karşı gürültü koparmadan eski üslupla devam edebilir ve üç bölgesel ülke de her biri kendi rolü çerçevesinde Amerika’ya hizmet etmeye devam edebilirdi... Ancak Trump, sevdiği mafya tarzıyla ekonomik şantaj yapmak için İran öcüsünü harekete geçirmek istiyordu. Bu yüzden Twitter üzerinden İran’a saldırarak, onu terörün sponsoru olarak niteleyerek, Amerika’yı ve müttefiklerini tehdit etmekle suçlayarak ortamı gerdi. İran’a karşı kararlılık gösterdi, füze denemesinin ardından 3 Şubat 2017’de 25 kişi ve kuruluşu kapsayan ek yaptırımlar uyguladı, nükleer anlaşmayı "kötü" olarak niteledi, onu gözden geçirme ve iptal etme, yani Amerika’nın anlaşmadan çekilme olasılığına işaret etti. Burada bazılarının aklına Trump’ın Amerikan politikasında büyük bir değişiklik yaptığı düşüncesi geldi. Trump’ın İran’a ve onun rolüne dair "yeni" vizyonunu ve İran ile nereye kadar gidebileceğini anlamak için şu hususları inceleyelim:

1- Cumhuriyetçilerin politikası kasten güç ve sertlik göstermeye dayanır; bu durum Trump’ın İran ile ilgili olanlar dahil tüm dış politika özelliklerinde barizdir.

2- Evet, Trump Amerika’sının İran’a bakışında yeni bir mesele var! Bu meselenin arka planında, Başkan Trump’ın Amerika’nın birçok ekonomik sorununu çözme vaadi yatmaktadır. Trump, kaba bir şekilde dünya ülkelerinin kendilerini tehlikelere karşı koruması karşılığında Amerika’ya ödeme yapmalarını talep etmiştir. Bu yeni duruma Japonya, Kore ve Atlantik Avrupa ülkeleri dahil edilmiştir; zengin Körfez ülkeleri ise bir istisna değil, aksine en kolay avdır. Amerika’nın bahsettiğimiz eski ve yeni saikleri İran’ın tehlikesini ve Körfez bölgesindeki rolünü artırdığından ve İran öcüsü Obama döneminde Körfez kapılarında büyük bir tehdit haline geldiğinden, Başkan Trump bu meseleyi ekonomik bir yatırıma dönüştürmek istemektedir. Mafya yöntemiyle Trump, İran üzerindeki baskıyı artırmak, rolünü küçültmek ve bu ülkeleri İran tehlikesinden korumak karşılığında petrol zengini Körfez ülkelerinden büyük haraçlar (koruma parası) almak istemektedir. Bu nedenle, Amerika’nın İran üzerindeki bu baskısı karşısında İran’ın yeni füzeler denediğini görüyorsunuz. Bunun Amerika ile tam koordinasyon içinde olması ve zamanlamasının tesadüf olmaması uzak bir ihtimal değildir; yani İran, bölge ülkeleri üzerindeki tehlikesini teyit etmektedir. Ancak bundan kendisi değil, yöneticileri İran tehlikesinden koruma karşılığında bugün büyük paralar talep eden Amerika faydalanmaktadır. Trump’ın seçim kampanyası sırasındaki açıklamaları bu vizyonu doğrulamaktadır. Trump’ın "yeni düşüncesine" işaret eden bazı açıklamaları şöyledir:

  • CNN Arapça (19.08.2015): "Donald Trump, Suudi Arabistan’ın yok olmaktan kurtulması karşılığında Amerika’ya para ödemesini talep etti ve 'Suudi Arabistan yakında büyük bir belaya girecek ve yardımımıza ihtiyaç duyacak... Biz olmasaydık var olamazdı ve hayatta kalamazdı' dedi."

  • CNN Arapça (27.09.2016) aktardığına göre Trump: "Japonya’yı savunuyoruz, Almanya’yı savunuyoruz, Güney Kore’yi savunuyoruz, Suudi Arabistan’ı savunuyoruz, birçok ülkeyi savunuyoruz. Bize (bunun karşılığında) hiçbir şey ödemiyorlar, oysa ödemeleri gerekir; çünkü onlara muazzam bir hizmet sunuyoruz ve servet kaybediyoruz... Tek dediğim şu; eğer adil paylarını ödemezlerse... kendilerini savunmak zorunda kalabilirler veya bize yardım etmeliler, zira biz 20 trilyon dolar borcu olan bir ülkeyiz, bize yardım etmeliler." Trump, "ticari anlaşmalarda müzakere yeteneğinin" önemini vurgulayarak ekledi: "Japonya ve Suudi Arabistan ile müzakere edebilmelisiniz. Suudi Arabistan’ı savunduğumuzu düşünebiliyor musunuz? Sahip olduğu tüm o paralara rağmen onu savunuyoruz ve onlar bize hiçbir şey ödemiyorlar mı?"

  • Al Jazeera (26.01.2017) bildirdiğine göre: "Amerikan Başkanı, Irak’ın İran’a eşit bir güce sahip olduğunu ancak Amerika’nın Irak’a girerek hata yaptığını -2003 Amerikan işgaline atıfta bulunarak- sonra da orayı İran’a teslim ettiğini belirtti. Amerikan yönetiminin orada kalıp Irak petrolünü kontrol etmesi gerektiğini ifade etti." Ayrıca Reuters Arapça (24.01.2017): (CIA yetkililerine hitaben yaptığı konuşmada Trump, ABD’nin 2003 işgal masraflarını karşılamak için Irak petrolünü alması gerektiğine işaret etti).

3- Tüm bunlar, anlaşmalar yapma peşinde koşan Trump zihniyetinde yatanları teyit etmektedir; küçük Körfez devletlerini İran tehlikesinden koruma karşılığında onlar bu korumanın maliyetini ödemelidirler, yani koltuklarını korumak için paralarını daha geniş bir şekilde Amerika’nın emrine vermelidirler. Amerika bu yöneticilere "reşit olmayan çocuklar" muamelesi yapmaktadır. Trump yönetimindeki bu mafya zihniyeti birçok kanıtla desteklenmektedir... Başkan Trump, büyük uluslararası haraç yöntemini benimseyen tek Amerikan tarafı değildir; Amerikan Kongresi 2016 yılında, yani Obama yönetimi altındayken JASTA yasasını kabul etmiştir. Bu yasa ile "terör" eylemleri nedeniyle Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin paralarına el konulması mümkün hale gelmiştir... Zira Amerika, genel bütçesini kısmak zorunda bırakan gerçek ekonomik krizler yaşamaktadır. Astronomik borçları ve Çin’in ekonomik yükselişi karşısında sürekli büyük çözümler aramaktadır. Oğul Bush yönetimi ekonomik çözümü Irak’ı işgal edip petrolünü kullanmakta görmüş, ancak Irak direnişi buna engel olmuş ve Irak batağında 3 trilyon dolar harcamak zorunda kalmıştır. Obama, ücra adalardaki büyük paraları Amerika’ya çekmek için İngiliz vergi cennetlerini darbelemeye çalışmış, ardından "terör" cezası ve vergisi olarak para toplamak için JASTA yasası gelmiştir. Şimdi ise Trump, Amerikan ekonomisinin açmazını çözmenin bir yolu olarak dünyanın zengin ülkelerinin korunmaları karşılığında uluslararası haraç ödemelerini istemektedir. Trump, sekiz yıl içinde Amerikan borçlarını (20 trilyon dolar) çözme vaadiyle kumar oynamıştır!

4- Trump’ın yükselttiği "Amerika’yı Yeniden Büyük Yap" sloganları, ABD’nin doğrudan müdahale etmesini ve Obama’nın başkalarının rolleri arkasına saklanma politikasını reddetmesini gerektirir. Trump yönetimi Suriye’de güvenli bölgeler açıklamasıyla doğrudan rolünü geri kazanmaya ve bunu Rusya’dan almaya çalışırken, İran’ın korkunç ve muazzam rolü de bu açıdan gözden geçirilmektedir. Bu nedenle Trump yönetimi, ekonomik amacına ulaştıktan sonra İran’ın rolünü küçültmeyi ancak ondan tamamen vazgeçmemeyi, aksine Türkiye ve Suudi rollerini tamamlayıcı bir rol haline getirmeyi düşünmektedir. Yani İran artık lider rolde olmayacak, özellikle Suriye’de rolü başta Türkiye ve ardından Suudi Arabistan karşısında önemli oranda gerileyecektir. Ancak İran’ın rolü Amerikan planlarına hizmet etmeye devam edecek, Amerika bölgedeki bu rolden vazgeçmeyecektir.

5- Sonuç olarak, Amerika’nın İran’ın rolünü değiştirmesi meselesine dair hüküm, söz ve açıklamalardan ziyade eylemlere dayanır. Bugün Washington’da İran hakkında koparılan gürültünün çoğu gerçek bir değişime işaret etmemektedir. Örneğin: (İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, İran Devrimi’nin 38. yıldönümü kutlamaları dolayısıyla yaptığı konuşmada, İranlıların Amerika’yı yaptırım dilinden dolayı pişman edeceklerini belirtti. Ruhani, İranlıların devrim yıldönümüne katılımının ülke çapında bir milli güç gösterisi olduğunu ve Beyaz Saray liderlerinin yanlış açıklamalarına net bir cevap mesajı olduğunu ifade etti) (Russia Today, 10.02.2017). ABD Başkanı Trump buna "Dikkat et" diyerek karşılık verdi: (ABD Başkanı Donald Trump Cuma günü, medya kuruluşlarının Ruhani’nin İranlıları tehdit eden herkesin pişman olacağını söylediğini aktarmasının ardından İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’yi dikkatli olması konusunda uyardı. Trump, 'Dikkat etsen iyi olur' dedi) (Reuters, 10.02.2017). Bu ve nükleer anlaşma hakkındaki benzer açıklamalar, Amerikan-İran çatışmasının o bıktırıcı nakaratı kapsamında yer almaktadır... Sahadaki durum ise koordinasyon, iş birliği ve Amerikan planlarının uygulanmasıdır. (Mogherini, 9 Şubat’ta ABD Başkanı Donald Trump yönetimi yetkilileriyle yaptığı görüşmelerin ertesi günü gazetecilere şunları söyledi: 'O görüşmelerde söylenenlerden yola çıkarak, İran ile yapılan nükleer anlaşmanın tam olarak uygulanmasına bağlı kalma kararlılıklarına dair teyit aldım') (Russia Today, 10.02.2017). İran’a uygulanan yeni Amerikan yaptırımlarının kapsamı ise hâlâ dardır; her ne kadar Amerika’nın İran’ın rolünü gözden geçirdiğine dair açıklamalara eşlik etse de bu gözden geçirme onu kendi politikası olarak görmesiyle alakalıdır. Yani başarısını, başarısızlığını ve yüksek Amerikan çıkarları için ekonomik ve siyasi olarak nasıl kullanılabileceğini incelemektedir. İran’ın rolünün gözden geçirilmesi sadece Trump’a has değildir; Demokrat aday Hillary Clinton da seçim kampanyası sırasında bu gözden geçirmeyi savunmuş, İran’a karşı uygulanan "Güven ve Teyit Et" politikasını "iyi olmayan bir politika" olarak nitelemiş ve yerine "Güvenmeme" politikasını benimseyeceğini söylemiştir. Nükleer anlaşmanın en küçük ihlaline karşı yaptırımları geri getirmeyi, hatta ihlaller durumunda askeri güç kullanmayı vaat etmiştir (Asharq Al-Awsat, 22.03.2016). Yani Trump yönetiminin İran’ın rolünü gözden geçirmesi bir devlet politikasıdır ancak yukarıda belirttiğimiz gibi, bu rolün ekonomik ve siyasi olarak Amerikan çıkarlarına hizmet etmesi içindir.

Sonuç olarak bu büyük bir iştir ki; kokuşmuş medeniyeti ve fasit değerleri nedeniyle içeriden kurt yemiş gibi çürüyen Amerika’nın, Müslümanların topraklarında bu denli söz sahibi olması, orada at koşturması ve kendilerini yönetici sananların onun çıkarlarına hizmet etmek için birbirleriyle yarışması gerçekten acı vericidir! Müslümanların topraklarının sömürgeci kâfirlerin planlarına saha olması ne kadar üzücüdür! Ancak sebep bellidir, söyledik ve tekrar ediyoruz... Bu, kendisiyle korunulan İmam’ın, yani Halife’nin yokluğudur. Ebu Hureyre’den rivayetle Nebi ﷺ şöyle buyurmuştur:

إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ، يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ، وَيُتَّقَى بِهِ

"İmam ancak bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur." (Müslim)

Allah’ı ve Resulü’nü seven her Müslüman’ın üzerine düşen vacip, bu meseleyi hayat memat meselesi edinmektir: Allah Subhânehu’ya ihlasla ve Resulü’ne ﷺ sadakatle çalışarak Raşidi Hilafet’i kurmaktır. Böylece, Ahmed ve Tayalisi’nin rivayet ettiği sahih hadiste belirtildiği üzere, bu cebriye yönetiminden sonra Resul-i Ekrem’in müjdesi gerçekleşecektir: Huzeyfe’den rivayetle Resulullah ﷺ şöyle buyurdu:

ثُمَّ تَكُونُ جَبْرِيَّةً، فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ

"...Sonra zorba diktatörlük (cebriye) dönemi olacaktır. Allah dilediği sürece devam edecek, sonra dilediğinde onu ortadan kaldıracaktır. Sonra (yeniden) Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır."

İşte o zaman Müslümanlar izzete kavuşacak, sömürgeci kâfirler ise zelil olacak ve eğer kalacak bir yerleri kalırsa Müslümanların topraklarından kendi yurtlarına geri çekileceklerdir.

وَتِلْكَ الأيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ وَيَتَّخِذَ مِنكُمْ شُهَدَاء وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الظَّالِمِينَ

"İşte o günler! Biz onları insanlar arasında döndürüp dururuz. (Bu da) Allah'ın iman edenleri ayırt etmesi ve sizden şahitler edinmesi içindir. Allah zalimleri sevmez." (Al-i İmran 140)

26 Cemaziyelevvel 1438 H. 23.02.2017 M.

Makaleyi Paylaş

Bu makaleyi ağınızla paylaşın