Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata bin Halil Ebu'r Raşta'nın
Facebook Sayfası Takipçilerinin "Fıkhî" Sorularına Verdiği Cevaplar Serisi
**Soru Cevap**
**Fıkıh Usulünde Benimseme ve Kıyas**
Yahya Ebu Zekeriya'ya
Soru:
Selamun Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuhu.
Allah sizi korusun Şeyhimiz, emaneti taşıma hususunda size yardım etsin ve sizi en yakın zamanda izniyle nusretiyle desteklesin.
Allah sizi muhafaza etsin, ilminizi ve sağlığınızı artırsın; şu soruyu sormama izin verin.
Fıkıh usulü hakkında bir soru:
Şahsiyet kitabının birinci cildinde, İctihad konusunun geçtiği yerde şöyle denilmektedir: (İctihadlardan biri de Ali (ra)’ın içki haddi hakkındaki şu sözüdür: "Kim içerse sayıklar, kim sayıklarsa iftira atar; dolayısıyla ona iftira atan kimsenin haddi (cezası) uygulanmalıdır." Bu, içki içmenin iftira (kazf) ihtimali taşıması nedeniyle, içkiyi iftiraya kıyas etmektir. Şeriatın bir şeyin mazannesini (ihtimalini), o şeyin kendisi yerine koyabileceğine dikkat çekilmiştir. Tıpkı uykuyu abdesti bozan haller yerine koyması veya iddeti vacip kılan cimanın (ilişkinin), rahmin dolu olması gerçeği yerine konulması gibi. Bunların tamamı Sahabelerin (ridvanullahi aleyhim) ictihadıdır ve onların ictihad üzerindeki icmalarıdır.) Alıntı bitti.
Soru şu: Bizler; hadlerde, kefaretlerde, ruhsatlarda ve ibadetlerde kıyasın cereyan etmeyeceğini benimsiyoruz.
Peki, içki içmenin iftira mazannesi (ihtimali) olduğu illetiyle içki haddini nasıl iftira haddine kıyas edebiliriz?
Eğer Şeriat, uykuyu abdesti bozan bir durum kılmış ve hades (abdestsizlik) mazannesi olduğu için onu hades yerine koymuşsa; bayılma, sarhoşluk ve deliliği de hades mazannesi oldukları gerekçesiyle ona kıyas edebilir miyiz? Oysa bunlar ibadetlerden sayılmaktadır. Allah sizi mübarek kılsın.
Cevap:
Ve Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berakatuhu,
Birincisi: Evet, benimsemediğimiz (tabenni etmediğimiz) bazı hususlar vardır:
1- Mefahim Hizb-ut Tahrir kitabı (Word dosyası sayfa 36-41) şöyle geçmektedir:
"İslami nizamlar; ibadetler, ahlak, yiyecekler, giyecekler, muamelat ve ukubat (cezalar) ile ilgili Şer’i hükümlerdir.
İbadetler, ahlak, yiyecekler ve giyeceklerle ilgili Şer’i hükümler illetlendirilmezler (ta’lil edilmezler). Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur:
حُرِّمَتِ الخَمْرَةُ لِعَيْنِهَا
"İçki bizzat kendisi için haram kılınmıştır."
Muamelat ve ukubatla ilgili Şer’i hükümlere gelince, bunlar illetlendirilir. Çünkü bunlardaki Şer’i hüküm, hükmün teşri edilmesine itici güç olan bir illete dayanmaktadır... Dolayısıyla nasda illetli olarak gelen hükümler illetlendirilir ve onlara kıyas yapılır. Nasda illetli olarak gelmeyen hükümler ise kesinlikle illetlendirilmez ve dolayısıyla onlara kıyas yapılamaz." (Alıntı bitti).
2- İslam Şahsiyeti kitabı 3. Cilt "Aslın Hükmünün Şartları" bölümünde (Word dosyası sayfa 346-347) şöyle geçmektedir:
"Beşincisi: Aslın hükmü, kıyas yollarından sapmış (istisnai) olmamalıdır. Kıyas yollarından sapan hükümler iki kısımdır:
Birincisi: Manası akılla kavranamayan hükümlerdir. Bunlar ya genel bir kaideden istisna edilmiştir ya da başlangıçta öyle belirlenmiştir. Genel bir kaideden istisna edilenlere örnek olarak; Buhari'nin rivayet ettiği üzere sadece Huzeyme'nin şahitliğinin kabul edilmesidir. Bu, manası akılla kavranamayan bir durum olmakla birlikte şahitlik kaidesinden istisnadır. Başlangıçta belirlenenlere örnek ise; rekat sayıları, zekat nisaplarının takdiri, hadlerin ve kefaretlerin miktarlarıdır. Bunlar manası akılla kavranamayan durumlar olmakla birlikte genel bir kaideden istisna da değildirler. Her iki durumda da kıyas yapmak imkansızdır..." (Alıntı bitti).
İkincisi: Benimsemenin (tabenni) nasıl olduğuna gelince, bunu açıklamak için şu hususları zikredelim:
1- Mukaddime'nin 3. maddesinin şerhinde şöyle denilmektedir:
"...Şer’i hükümler, Şari’nin kulların fiilleriyle ilgili hitabı olup Kur’an ve Hadis’te yer almıştır. Bunların birçoğu Arap dili ve Şeriat açısından çeşitli manalara gelme ihtimali taşır. Bu nedenle insanların bu hükümleri anlamada ihtilafa düşmeleri doğal ve kaçınılmazdır...
İşte bu yüzden, ister müctehid ister mukallid olsun, ister halife ister halife dışındaki biri olsun, her Müslümanın amel etmek için hükümleri alırken belirli bir Şer’i hükmü benimsemesi (tabenni etmesi) vaciptir..."
2- Mukaddime'nin 4. maddesinin şerhinde ise şu ifade yer almaktadır:
"Ancak Me'mun dönemindeki 'Halku’l Kur’an' fitnesi olaylarından anlaşıldı ki; akidelerle ilgili fikirlerde benimseme yapmak halife için sorunlar yaratmış ve Müslümanlar arasında fitneye yol açmıştır. Bu nedenle Halife, sorunlardan uzak durmak, Müslümanların rızasını ve huzurunu gözetmek amacıyla akideler ve ibadetlerde benimseme yapmamayı uygun görür. Ancak akideler ve ibadetlerde benimseme yapmamanın anlamı, buralarda benimseme yapmanın halifeye haram olduğu demek değildir. Aksine halife bu alanlarda benimseme yapmamayı 'tercih eder' demektir. Zira onun benimseme yapma yetkisi de vardır yapmama yetkisi de; o ise yapmamayı seçmiştir. Bu yüzden maddede (la yecuzu / caiz değildir) tabiri yerine (la yütebenna / benimsenmez) ifadesi kullanılmıştır. Bu da onun benimsememeyi tercih ettiğini gösterir."
3- 14.07.1998 tarihli Benimseme (Tabenni) bülteninde şöyle denilmektedir:
"...Hizbin, usul ve füruatındaki tüm ihtilaflarla birlikte bir fikir üzerine kaim olması mümkün değildir ve bu durum lügat anlamıyla 'hizb' tanımına uymaz. Zira bir kişinin 'hizbi', lügatte onunla aynı görüşte olan arkadaşlarıdır. Buradan hareketle benimseme fikri Hizb için bir zorunluluktur. Bu yüzden ideolojik bir parti olarak Hizb-ut Tahrir'in en temel vasıflarından biri benimsemedir. Onu bir parti kılan bu benimsemedir. Çünkü bir parti, kendisini bağlayan her fikir, görüş veya Şer’i hükümde tek bir görüşe sahip olmadıkça parti olamaz. Zira fikir birliği olmazsa, sarsılmaz bir kitle birliği de olmaz... (20 Rebiulevvel 1419 / 14 Temmuz 1998)"
Üçüncüsü: Yukarıda zikredilenlerden göreceğin üzere, bir Müslümanın –ister halife olsun, ister parti başkanı, isterse bir fert– kendisini bağlayan her konuda benimseme yapma hakkı vardır. Bu, her meselede asıl olan durumdur; ancak bu durum halifenin yetkileri ve kendisine izin verilen benimseme sınırları çerçevesinde Şer’i hükümlere göre belirlenir... Fakat Hizb, Me’mun dönemindeki olayları kavradıktan sonra, zikredilen sebeplerden dolayı bazı hususlarda benimseme yapmayı, akide ve ibadetler gibi bazı hususlarda ise –bazı istisnalar dışında– benimseme yapmamayı uygun görmüştür.
Dördüncüsü: Ali (ra)'ın içki içen kişinin haddi konusundaki ictihadına dair sorun ise, Sahabe döneminde gerçekleşmiştir. Onlar her konuda Şer’i bir ictihadda bulunuyorlardı. Ömer (ra) içki içme konusundaki üst sınırı onlara danıştığında, Ali (ra)’ın zikredilen ictihadı da dahil olmak üzere bu ictihadlar ortaya çıkmıştır... Bu meseleyi Şahsiyet kitabının birinci cildinde açıkladık; orada şöyle geçmektedir: "...Bu durum onlardan bize şüphe götürmez bir tevatürle ulaşmıştır. Ebu Bekir'e Kelale hakkında sorulduğunda şöyle demiştir: 'Onun hakkında kendi görüşümü söylüyorum; eğer doğruysa Allah’tandır, eğer yanlışsa bendendir ve şeytandandır, Allah ondan beridir. Kelale, çocuk ve baba dışındakilerdir.' Onun 'kendi görüşümü söylüyorum' demesi, bu görüşün kendisinden kaynaklandığı manasına gelmez; aksine 'ayetteki Kelale lafzından anladığımı söylüyorum' manasına gelir...
İctihadlardan bir diğeri de şudur: Ömer'e, Semure'nin Yahudi tüccarlardan öşür olarak içki aldığı, onu sirke yapıp sattığı söylendiğinde şöyle demiştir: 'Allah Semure’nin canını alsın! Bilmiyor mu ki Nebi ﷺ şöyle buyurmuştur:
لَعَنَ اللهُ الْيَهُودَ حُرِّمَتْ عَلَيْهِمُ الشُّحُومُ فَجَمَلُوهَا فَبَاعُوهَا
"Allah Yahudilere lanet etsin; onlara (hayvanların) iç yağları haram kılınmıştı, onlar ise bu yağları eritip sattılar." (Müslim, İbn Abbas yoluyla rivayet etmiştir). Ömer burada içkiyi iç yağına kıyas etmiştir; yani bir şeyin haram kılınması onun bedelinin de haram kılınmasıdır.
Yine ictihadlardan biri de Ali (ra)’ın içki haddi hakkındaki şu sözüdür: 'Kim içerse sayıklar, kim sayıklarsa iftira atar; dolayısıyla ona iftira atan kimsenin haddi uygulanmalıdır.' Bu, içki içmenin iftira mazannesi olması nedeniyle, içkiyi iftiraya kıyas etmektir. Şeriatın bir şeyin mazannesini, o şeyin kendisi yerine koyabileceğine dikkat çekilmiştir. Tıpkı uykuyu hades yerine koyması veya iddeti vacip kılan cimanın, rahmin dolu olması gerçeği yerine konulması gibi. Bunların tamamı Sahabelerin (ridvanullahi aleyhim) ictihadıdır ve onların ictihad üzerindeki icmalarıdır..." (Alıntı bitti).
Gördüğün gibi, kişi kendisini bağlayan her konuda benimseme yapabilir... Ancak biz, Me’mun dönemi olaylarına dair anlayışımıza binaen bazı konularda benimseme yapmamayı, diğerlerinde ise yapmayı uygun gördük... Sorduğun Ali (ra)'ın ictihadı meselesi ise Sahabe döneminde, yani Me’mun olaylarından çok önceydi.
İçki içen kişinin haddi meselesine gelince; haddin ya 40 ya da 80 olduğuna dair Sünnetten ve İcmadan deliller vardır. Bunlar sahih delillerle sabittir. Hatta İbn Ebi Şeybe'nin Ebu Abdurrahman es-Sülemi'den rivayet ettiğine göre Ali (ra) şöyle demiştir: "Şam ehlinden bir grup içki içti ve ilgili ayeti tevil ettiler. Ömer onlara ne yapılması gerektiği konusunda danıştı. Ben de dedim ki: 'Onları tövbeye davet etmeni öneririm; eğer tövbe ederlerse seksen sopa vurursun, yoksa haramı helal saydıkları için boyunlarını vurursun.' Onları tövbeye davet etti, onlar da tövbe ettiler ve onlara seksenar sopa vurdu."
Aynı şekilde Müslim, Hudayn bin el-Munzir’in Velid’in celde edilmesi hakkındaki hadisinde Ali bin Ebi Talib (ra)’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:
جَلَدَ النَّبِيُّ ﷺ أَرْبَعِينَ، وَأَبُو بَكْرٍ أَرْبَعِينَ، وَعُمَرُ ثَمَانِينَ، وَكُلٌّ سُنَّةٌ
"Nebi ﷺ kırk vurdu, Ebu Bekir kırk vurdu, Ömer ise seksen vurdu. Bunların hepsi sünnettir."
Bu iki miktar içki içen kişinin haddidir. Bu iki haddin dışında kesinlikle başka bir uygulama caiz değildir; çünkü ne Nebi ﷺ’den ne de Sahabeden kırk ve seksen dışında bir sayı rivayet edilmemiştir... Ancak Halife bunlardan birini vacip kılabilir; yani birini bağlayıcı emir olarak belirleyebilir. Eğer sekseni vacip kılarsa, Sünnetle sabit olan kırk ve Sahabenin üzerinde ittifak ettiği takdirle caiz olan fazlalık (yani seksen) bunun içine girmiş olur. Eğer kırkı vacip kılarsa, o zaten Sünnetle sabittir; ondan fazlası ise imam için caizdir ancak vacip değildir. Dolayısıyla sadece kırkı vacip kıldığında ona bir sorumluluk gelmez.
Beşincisi: Diğer soruna gelince: (Eğer Şeriat, uykuyu abdesti bozan bir durum kılmış ve hades mazannesi olduğu için onu hades yerine koymuşsa; bayılma, sarhoşluk ve deliliği de hades mazannesi oldukları gerekçesiyle ona kıyas edebilir miyiz?...) Bunun cevabı şudur: Biz burada kıyas yapmıyoruz, aksine Namaz Hükümleri'nde olduğu gibi cevap veriyoruz: (Uykunun yanı sıra, uyku dışındaki nedenlerle aklın yitirilmesi de abdesti bozar... Uyku dışındaki aklın zevaline gelince; kişinin delirmesi, bayılması, sarhoş olması veya hastalanıp aklını yitirmesidir ki bu durumda abdesti bozulur... Bunun delili, İbnü'l-Münzir'in rivayet ettiği üzere İcmadır.) (Alıntı bitti).
Bu meselelerde tercihim budur. Allah en iyi bilen ve en doğru hüküm verendir.
Kardeşiniz Ata bin Halil Ebu'r Raşta
27 Rebiulevvel 1443 H. 03/11/2021 M.
Emir'in (Allah onu korusun) Facebook sayfasındaki cevap linki: https://www.facebook.com/HT.AtaabuAlrashtah/posts/3054830578096279
Emir'in (Allah onu korusun) Web sayfasındaki cevap linki: http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4188