Soru: Pakistan'daki yönetime egemen olan Amerika'nın, sekiz yıl boyunca Londra'da yaşamış ve İngilizlere olan sadakati içine işlemiş olan Butto'nun affedilmesini ve takipçileriyle birlikte Pakistan'a geri dönmesini kabul etmesine yol açan şey nedir?
Ayrıca, birbirini izleyen bu olayların ortasında Pakistan nereye doğru gidiyor?
Cevap: Bu soruya cevap vermek, biraz geriye gitmeyi gerektirmektedir:
1- Pakistan'da işler, Bush ve Yeni Muhafazakarların Amerika'da iktidara gelmesinden ve özellikle 11 Eylül patlamalarından sonra hızlanmaya başladı. Amerika'nın Afganistan'ı işgali, Amerika'nın bölgedeki en büyük ajanı olan Pakistan Cumhurbaşkanı Pervez Müşerref'in Afganistan işgalinde Amerikalıların yanında yer almasında ve bizzat Pakistan içindeki Mücahid Müslümanlara karşı savaşmasında belirleyici bir faktör oldu. Müşerref'in Amerika'nın teröre (İslam'a) karşı ilan ettiği savaşa katılması, Pakistan'ı kendilerine kale ve üs edinen Keşmirli ve Pakistanlı cihatçı akımlara ve hareketlere karşı yeni bir Haçlı askeri saldırısının ilanı niteliğindeydi.
Müşerref, Amerikalılarla yaptığı bu ittifak sayesinde, bu mücahitleri Pakistan'daki kalelerinden ve güvenli üslerinden mahrum etmeyi başardı. Böylece kendisinden önceki tüm Pakistan hükümetlerinin mücahit kamplarını kapatma, onları takip etme, tutuklama ve terörist olarak kabul etme girişimlerinde başarısız olduğu konuda başarılı oldu.
Bu hain, Pakistan'ın bu mücahitleri desteklemekten vazgeçirmek için onlarca yıldır aciz kalan Hindistan'a en büyük hediyeyi verdi. Hinduların kalbi bununla ferahladı ve Bush yönetiminin (kendi deyimleriyle) "İslami terörle" mücadelede ortaya attığı yeni terimlerle tamamen bütünleştiler. Keşmir cihatçı direnişini bir terör türü olarak kabul ettiler. Bu konuda, İngiliz eğilimli mevcut Kongre hükümeti ile Amerikan eğilimli önceki Janata hükümeti arasında bir fark yoktu.
2- Amerikalı yetkililer de Müşerref'ten daha fazlasını talep etmekten geri durmadılar. Zira zilleti kabul edene zillet kolay gelir. Nitekim 23/07/2007 tarihli New York Times gazetesinde bir Amerikan istihbarat yetkilisi aşiretler bölgesini yerle bir etmekle tehdit etti. İki gün sonra Amerikan İstihbarat Direktörü Mike McConnell, Usame bin Ladin'in Pakistan'ın Afganistan sınırındaki bir bölgede olduğunu söyledi ve sınır bölgesine ordu yığması için (Müşerref'i) teşvik etti.
Evet, Amerikan yönetimi Pakistan ordusunun sınırda Amerikalılara sunduğu hizmetlerle yetinmedi, aksine zorlu ve kirli işleri kendi adına yapması için ondan daha fazlasını talep etti.
Amerikan yönetimi, Müşerref'in El Kaide, Taliban, Mücahidler Hareketi (eski adıyla Ensar) ve Ceyş-i Muhammed Mücahitleri örgütü gibi İslami akımlarla mücadelede izlediği aynı yolu sürdürmesini; 1500 kilometrelik Afganistan-Pakistan sınırını güvence altına almasını; savaşçıların Pakistan topraklarını Afganistan'daki Amerikan ve NATO işgaline karşı bir çıkış noktası olarak kullanmasını engellemesini; Taliban ve El Kaide'yi destekleyen aşiretlere karşı topyekûn ve kesin bir savaş ilan etmesini istiyor.
Temmuz 2007'de iç savaş çıkarma ve kan dökme uzmanı olan ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Negroponte'nin İslamabad ziyareti, Müslümanlara ihanet etmeyi alışkanlık haline getirmiş ve kendisini Amerikalıların hizmetine adamış olan Müşerref'in iktidarda kalması yoluyla bu hedeflere ulaşmayı amaçlıyordu. Negroponte, Pakistan ziyaretinde aşiret bölgeleri içinde askeri bir darbe konusunu görüştüğünü itiraf etti.
3- Müşerref, Amerika'nın kendisine karşı kullandığı "sopa" politikasına alışmıştır. O, halkının ve ülkesinin çıkarlarına açıkça aykırı olsa bile emirleri yerine getiren itaatkar bir ajandır. Bu yüzden Amerikalılar onu Pakistan gibi sıcak bir bölgede Amerikan şartlarının tamamını karşılayan garantili bir ajan olduğu için "hazine" olarak nitelediler.
O, Müslümanların duygularına meydan okuyarak Afganistan'a yönelik saldırısında Amerika'nın yanında yer aldı ve Pakistan'ı Afganistan'a yönelik saldırıda bir Amerikan ileri hattı haline getirdi.
Afganistan sınırındaki aşiretler bölgesinde, Veziristan ve Belucistan'da ordular topluyor. Pakistan-Afganistan sınırında konuşlu Pakistan askeri birliklerinin sayısı 80 binden 90 bine çıkarıldı. Bugün, 26/10/2007 tarihinde, İslam'ın şanını yüceltmek ve uygulamak istedikleri için Peşaver'in kuzeydoğusundaki Swat Vadisi'ndeki Müslümanlara şiddetli bir saldırı düzenliyor.
Tüm bunlar, Washington'un istediği ve ajanı Müşerref'i sürekli Müslümanlar arasında gerçekleştirmesi için ittiği kanlı savaşı körüklemek içindir: Bir yanda Pakistan ordusu, diğer yanda ise kışkırtıcı bir şekilde ateşin yanık kalması için Müslüman aşiretler. Müşerref, Amerika ile olan bağlarına yönelik protesto hareketlerine, bu hareketlere bir çözüm bulmak isteyen biri gibi değil de bir iç savaş çıkarmak isteyen biri gibi yaklaştı. Ağustos 2006'da Belucistan'daki hareketin 79 yaşındaki lideri Ekber Han Bugti'yi öldürdüğünde yaptığı gibi... Bu durum hareketleri ve ateşi daha da artırarak krizi derinleştirdi. Bugti "Yaşlı Aslan" lakabıyla biliniyordu ve yetmişli yılların sonunda Belucistan eyaletinde vali ve başbakanlık görevlerinde bulunmuştu.
4- Bugti'nin öldürülmesinin ardından Pakistan ordusu Müşerref ordusuna karşı etkili bir şekilde artan hareketler sonucu Eylül 2006'da olayları yatıştırmak için aşiretlerle bir anlaşma yapmak zorunda kaldığında, Amerika bundan memnun kalmadı. Amerika, NATO adı altında Kasım 2006'da sınırdaki Bajaur bölgesinde kanlı bir saldırı düzenleyerek aşiretlerle yapılan anlaşmayı bozdu. Ardından Amerikalı yetkililer anlaşmayı eleştiren açıklamalarını yoğunlaştırdılar ve Müşerref'i aşiretler bölgesine ordu yığmaya teşvik ettiler; tüm bunlar anlaşmanın istikrara kavuşmaması içindi. Nitekim öyle de oldu: Rice, 16/02/2007 tarihinde Kongre'de yaptığı konuşmada anlaşmayı eleştirdi; aynı gün ABD Başkan Yardımcısı Cheney de Pakistan ziyareti sırasında anlaşmayı eleştirdi. Aynı şekilde Müşerref, anlaşmayı iptal etmeye yönelik kademeli adımlarla sınırda aşiretlere karşı kışkırtıcı bir şekilde ordu yığarak Washington'un arzusunu yerine getirdi. Bu da açıkça göstermektedir ki Amerika bölgenin barış yoluyla sakinleşmesini değil, aksine Müslümanların Afganistan'daki işgaline karşı direnişten uzaklaşmaları için aralarındaki savaşın yanık kalmasını istiyor. Müşerref'i de kendi amaçlarını gerçekleştirmek için niteledikleri gibi bir "hazine" olarak gördüler.
Bundan sonra, Pakistan'ı aşiretlere ve El Kaide'ye saldırmak için daha fazla çaba göstermeye teşvik etmek amacıyla Beyaz Saray Sözcüsü Tony Snow, El Kaide'nin Pakistan için büyük bir tehdit oluşturduğunu, bu nedenle Pakistan içindeki belirli El Kaide hedeflerine karşı özel bir operasyon yapma olasılığını değerlendirdiklerini belirtti.
Bu durum Pakistan Başbakanı Şevket Aziz'i, bu tür bir operasyonu kendi başlarına yapabileceklerini ve Pakistan topraklarının herhangi bir terör örgütünün faaliyetleri için bir üs olarak kullanılmasına asla izin vermeyeceklerini açıklamaya sevk etti. Böylece Pakistan'ın Müslümanlara karşı yürüttüğü operasyonları, "biz bu operasyonları yapmazsak Amerika müdahale edip kendisi yapacak!" bahanesiyle meşrulaştırmaya çalıştı.
5- Bunun ardından Temmuz 2007 ortalarında Lal Mescid'e (Kızıl Cami) yönelik iğrenç saldırı gerçekleşti. Bunun üzerine ordu ile aşiretler arasında daha önce yapılan anlaşma sona erdi ve fiili bir savaş durumu ortaya çıktı. Ancak bu savaş, olması gerektiği gibi saldırgan Amerika ile Müslümanlar arasında değil, Müslüman aşiretler ile Müşerref ve hain yönetiminin emirleriyle aşiretlere karşı güçlerini takviye eden Pakistan ordusu arasında gerçekleşti. Amerika, Bush'un Ulusal Güvenlik Danışmanı Stephen Hadley aracılığıyla bu askeri takviyelere olumlu baktığını ve desteklediğini ilan etti.
Böylece Müşerref'in aşiretler bölgesine karşı düşmanlığı ortaya çıktı. Müşerref'in Kızıl Cami'deki Müslümanlara yönelik saldırısı sırasında ortaya çıkan gaddarlık, canilik, katliamlar, her türlü müzakerenin reddedilmesi, başarılı arabuluculuklar varken müzakerelerin aniden kesilmesi ve ardından şeyhlerin ve mollaların tutuklanmaları veya öldürülmeleri sırasında ve sonrasında maruz kaldıkları aşağılanmalar olayları daha da tırmandırdı!
Bu, Müşerref'in aşiretlere yönelik düşmanlığı hakkındaydı.
6- Keşmir'e gelince, Amerika'nın sunduğu çözüm; Amerika'nın Uzak Doğu ve Güneydoğu Asya'da Çin'e rakip olmasını istediği Hindistan'ı memnun etmek için sınırların olduğu gibi kalmasıdır. Müşerref, iki ülkenin Kasım 2003'te Keşmir'de ateşkes ilan etmesinden sonra fiili durumu normalleştirmek için birçok adım attı. Ocak 2004'te aralarındaki "barış" müzakerelerini yeniden başlattılar; bu da Keşmir'de Hindistan ile Pakistan arasında otobüsler için sembolik geçiş noktalarının açılmasına izin verdi. Her iki taraf da mevcut durumu normalleştirmek için ticari ve ekonomik ilişkileri güçlendiren adımlar attı. Bu çözüm şu anda Hindistan tarafınca sunulan çözümdür. Nitekim Hindistan Başbakanı Manmohan Singh 15/07/2007 tarihinde yaptığı açıklamada, bölünmüş Keşmir bölgesinin Hindistan ile Pakistan arasında bir işbirliği sembolü haline gelebileceğini ve 60 yıllık çatışmayı sona erdirmeyi amaçlayan görüşmelerin devam edeceğini söyledi. Manmohan Singh şu görüşünü yineledi: "Sınırlar değiştirilemez ama anlamsız hale getirilebilir", yani düşmanca sınırlar olmaktan çıkarılabilir. Cammu ve Keşmir eyaletinin kışlık başkenti Cammu'da fahri doktora alırken yaptığı ve bir kopyası e-posta yoluyla Reuters'a gönderilen konuşmasında şunları söyledi: "Bölünmelerin ve engellerin devam edeceği konusunda şüphe olamaz ama Kontrol Hattı (sınır), insanlar için fikirlerin, malların ve hizmetlerin daha özgürce akışıyla bir barış hattı haline gelebilir." Singh şunları ekledi: "Cammu ve Keşmir'in bir gün çatışma yerine Hindistan ile Pakistan arasında bir işbirliği sembolü haline gelebileceğine dair umudum ve güvenim tamdır."
Mevcut gerçeklik, Müşerref'in Hindistan ile birlikte bu çözüm yolunda ilerlediğine tanıklık etmektedir. Son dönemde Pakistan tarafından Keşmir ile ilgili yapılan tüm açıklamalar artık bu çerçevenin dışına çıkmamaktadır. 2004 müzakerelerinden bu yana Keşmir halkının kendi kaderini tayin hakkı Müşerref Pakistan'ı için artık tartışma konusu değildir ve eskiden yaptığı gibi bunu talep etmemektedir. Müşerref hükümeti geçmişteki gibi uluslararası kararlar temelinde müzakere talep etmediği gibi, Keşmir'in cihatla geri alınmasından bahsetmemektedir. Bu da işlerin Keşmir'den vazgeçme ve mevcut durumu nihai çözüm olarak kökleştirme yönünde ilerlediği anlamına gelmektedir.
7- Böylece Müşerref İslam ve Müslümanlarla olan bağlarını koparmıştır:
Afganistan'a yönelik saldırısında Amerika'nın yanında yer aldı, aşiretler bölgesine kanlı bir saldırı için ordular yığdı, Veziristan ve Belucistan'da katliamlar yaptı, Kızıl Cami'yi imha silahlarıyla vurdu, Keşmir'i kaybetti, alimleri ve İslami okul öğrencilerini aşağıladı, İslam davetçilerini tutukladı...
Buna bağlı olarak Müslümanlar tarafından dışlanmış ve kovulmuş hale geldi. İkinci bir dönem başkanlık arzusu karşısında kendisini halk desteğinden yoksun (popülaritesiz) ve açıkta buldu. Bu durumda Amerika'nın "hazinesini" korumak için İngiliz laiklerine, yani Benazir Butto ve partisine yönelmekten başka seçeneği kalmadı. Onunla bir anlaşma yaparak Butto'nun daha önce Müşerref'in onu suçladığı ve bu yüzden ülkeden sürgün ettiği yolsuzluk ve bozulmalardan temizlenmesini sağladı. Anlaşma gereği, Ocak 2008'deki parlamento seçimlerinden sonra yapılması gerekirken, 6/10/2007 tarihindeki cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce, yani 5/10/2007 tarihinde onun için bir af kararnamesi çıkardı. Ancak Ocak 2008'deki parlamento seçimlerinde yandaşlarının kaybedeceğinden ve bunun sonucunda yeni parlamento heyetinin kendisini ikinci bir dönem için başkan seçmesinin imkansız hale geleceğinden korktuğu için cumhurbaşkanlığı seçimlerini parlamento seçimlerinin önüne çekti. Zira eski parlamento, skandalları yayılmadan önce oluşmuştu, bu da bazı insanların ona kanmasına ve önceki seçimlerde lehine oy vermesine neden olmuştu. Böylece 6/10/2007 tarihinde yapılan seçimleri eski parlamenter seçim heyetine göre kazandı!
8- Butto için çıkarılan af projesi Pakistan hükümetinde bir bölünmeye yol açtı; iktidardaki "Müslüman Birliği" partisi üyelerinden bazıları suçlamaların düşürülmesini "adaletsiz" olarak değerlendirdi. 1979 yılında Benazir'in babası Zülfikar Ali Butto'yu idam eden eski askeri diktatör Ziya-ül Hak'ın oğlu olan Din İşleri Bakanı İclal-ül Hak şunları söyledi: "Önerilen af teklifine ilişkin çekincelerimizi dile getirdik ve bunu desteklemiyoruz." Ayrıca muhalefet liderine atıfta bulunarak, "Yolsuzluğa karışmış siyasetçilere, özellikle de 1,5 milyar doları yağmalamakla suçlananlara af tanınmamalıdır" dedi.
Müşerref'in partisinin içinden böyle bir muhalefetin çıkması şaşırtıcı değildir. Çünkü bu partinin nasıl kurulduğu bunu açıklamaktadır. Müşerref partisini (Pakistan Müslüman Birliği), Pakistan Müslüman Birliği'nden (Navaz Şerif) kopardığı siyasetçilerden ve aynı şekilde Pakistan Halk Partisi'nden (Benazir Butto) kopardığı siyasetçilerden, kendisine boyun eğmezlerse yolsuzlukla suçlamakla tehdit ederek oluşturmuştur. Böyle bir partide kriz anlarında çelişkili görüşlerin ortaya çıkması şaşırtıcı değildir.
9- Ancak mesele Müşerref'in partisinden daha büyük olduğu için muhalefet bir etki yaratmadı. Aksine, partisinin bazı üyelerinin muhalefetine rağmen, Pakistan Cumhurbaşkanı Pervez Müşerref ve eski Başbakan Benazir Butto 04/10/2007 tarihinde, aralarında iktidarı paylaşmaya hazırlık olarak Amerika ve İngiltere tarafından yönetilen bir anlaşmaya vardılar. Bunu, mahkemenin zamanında yapılmasını onayladığı cumhurbaşkanlığı seçimlerinden 24 saat önce, yani 5/10/2007 tarihinde yukarıda belirtilen af kararnamesi izledi. Bu affın sonucunda Butto'nun partisi, diğer muhalefet partilerinin yaptığı gibi cumhurbaşkanlığı seçimlerini boykot etmedi; böylece nisap sağlandı ve Müşerref ikinci bir dönem başkanlığı kazandı!
Bu af, siyasetçilerin yolsuzlukla ilgili suçlardan dolayı yargılanmasının durdurulmasını öngören "Ulusal Uzlaşı" kararnamesinin bir parçasıydı. Cumhurbaşkanı bu kararnameyi imzalamadan önce hükümet tarafından onaylanmıştı.
Kararname, suçlamaları 1988 ile 1999 yılları arasını kapsayan siyasetçilerin affedilmesine izin veriyor. Navaz Şerif aleyhine açılan ceza davaları 2000 yılına dayandığı için, Müşerref'in 1999'daki kansız darbeyle devirdiği eski Başbakan Navaz Şerif'i kapsamayacak şekilde bu şekilde formüle edildi.
Böylece af, Navaz Şerif'i kapsamayacak şekilde tasarlandı; o, Amerika'nın eski bir ajanı olmasına rağmen Amerika ona öfkelenmişti. Çünkü 1999 yılında Kargil tepelerinde Hint ordusuna karşı Keşmirli mücahitlerin yardımına koşan Pakistan ordusunun duygularının harekete geçmesini engelleyememişti. Bu durum o zaman Hint ordusunu yenilgiye uğratmış ve devam etmesi durumunda Amerika yanlısı Vajpayee hükümetini sarsacak hale gelmişti. Bu yüzden Amerika 1999'da Müşerref eliyle onu devirdi ve Müşerref Amerika'nın emrini yerine getirerek Pakistan ordusunu Kargil tepelerini işgal etmeden önceki mevzilerine geri çekti. Amerika, Navaz Şerif'in yıllarca kendisine hizmet etmesine rağmen bu "hatasını" görmezden gelmedi. Eğer ajanlar akıl etselerdi, başkalarından ibret alırlardı ve sömürgeci devletin, amaçlarına hizmeti bittiğinde ajanını ne kadar hizmet etmiş olursa olsun kapı dışarı edeceğini bilirlerdi.
5/10/2007 tarihinde çıkan söz konusu af kararından sonra, Müşerref'in 6/10/2007 tarihindeki seçiminin garanti altına alınmasının ardından ve Yüksek Mahkeme'nin 17/10/2007'den itibaren cumhurbaşkanlığı seçimlerinin geçerliliğini incelemesinin ardından (seçim sonuçlarını incelemek için yapılan mükerrer toplantılara rağmen seçimlerin geçerliliği bugün bile bozulmamıştır), 1988'den 1990'a ve 1993'ten 1996'ya kadar iki kez başbakanlık yapan Butto 18/10/2007 tarihinde geri döndü. Butto, Ocak 2008'deki parlamento seçimlerinden sonra üçüncü kez başbakan olmayı hedefliyor.
10- Amerika, "hazinesi" Müşerref'in iktidarda kalmasını garanti altına almak için Butto ile anlaşma yapma konusunda büyük çaba sarf etti. Eğer Butto, muhalefetin yaptığı gibi boykot etseydi Müşerref'in ikinci kez seçilmesi mümkün olmazdı.
Amerika, Londra'da İngilizler ve Butto ile aylardır süren görüşmelere başladı ve gelecekte Müşerref'in devlet başkanı, Butto'nun ise başbakan olması şeklinde iktidarın paylaşılmasına dair ana hatlar düzenlendi. Amerika bunu yaparken Butto'nun mevcut yetkilerle başbakan olmayı kabul etmeyeceğini, aksine cumhurbaşkanının yetkilerini paylaşacağı fiili bir yetkiye sahip olmak isteyeceğini biliyordu. Ancak denildiği gibi "kardeşin kahraman değil, mecburdur"; Müşerref'in Butto lehine bazı yetkilerini kaybederek kalması, Amerika'nın Pakistan'daki nüfuzunun tamamen yok olmasından iyidir.
Bundan sonra, Amerika'nın attığı temel adımlar ışığında, bazen doğrudan bazen de elçileri aracılığıyla Londra'da, bazen de BAE'de Müşerref ve Butto arasındaki görüşmeler başladı... Böylece her iki taraf arasında bir taviz burada, bir kazanç orada şeklinde dengeli adımlar atıldı: Müşerref, Butto'nun tüm yolsuzluk suçlamalarından "temizlenmiş" olarak geri dönmesinin önündeki her türlü yasal engeli kaldırmayı; ayrıca -gerekirse- Butto'nun daha önce iki kez yaptığı başbakanlık görevini üçüncü kez üstlenmesini kolaylaştıracak yasalar çıkarmayı ve önümüzdeki yılın başında yapılacak yeni seçimlerde partisinin engellenmemesini kabul etti... Butto ise partisinin muhalefet gibi parlamentoyu boykot etmemesini ve takipçilerinin Yüksek Mahkeme'de Müşerref'in askeri üniformasını çıkarmadan aday olmasına karşı çıkmamalarını (ancak kazandıktan sonra üniformayı çıkarması şartıyla) kabul etti...
İşler anlaştıkları gibi yürüdü:
Butto liderliğindeki Halk Partisi milletvekilleri, diğer muhalif milletvekillerinin yaptığı gibi parlamentoyu boykot etmekten kaçındılar.
Yüksek Mahkeme (Seçim Komisyonu), 1998'de çıkarılan devlet başkanı seçim yasalarını yeniden düzenledi. Müşerref'e muhalif ve Butto'ya yakın olan mahkeme başkanı, diğer üyelerin Müşerref'in önünde engel teşkil eden 63. maddeyi iptal etmelerini kolaylaştırmak için oturuma katılmadı. Böylece üniformasını çıkarmadan aday olmasına izin verildi. Aynı zamanda Müşerref'in partisi olan Pakistan "Müslüman Birliği" İttifak Partisi sekreteri, Müşerref'in ikinci kez seçilmesinden sonra üniformasını çıkaracağını beyan etti.
27 Eylül'de devlet başkanlığı seçimleri için adaylıklar başladığında Müşerref, garanti altına alındıktan sonra adaylığının uygunluğuna dair Yüksek Mahkeme'nin kararına uyacağını beyan etti! Yüksek Mahkeme (Seçim Komisyonu) adaylığın son gününde Müşerref lehine karar vermişti. 29 Eylül'de Seçim Komisyonu 43 başvuruyu inceledi ve aralarından biri Müşerref'inki olmak üzere 6 başvuruyu seçti. Başvurusu kabul edilenler arasında Benazir Butto'nun yandaşlarından Emin Fehim de vardı ancak o, Müşerref'in aday olması durumunda adaylığını geri çekeceğini söyledi. Böylece geriye Müşerref, rakibi Vecihuddin Ahmed ve diğer üç aday kaldı.
01 Ekim'de resmi nihai aday listeleri açıklandığında, Navaz Şerif yandaşları da dahil olmak üzere 85 milletvekili istifa etti, ancak Butto'nun milletvekilleri devam etti! 02 Ekim'de Müşerref'in bakanlarından biri Benazir Butto'nun suçlanmayacağını açıkladı. Hemen ardından Müşerref, yeniden devlet başkanı seçilmesi durumunda genelkurmay başkanlığını bırakacağını ilan etti ve yerine kendisine yakın olan eski istihbarat başkanı Aşfak Kayani'yi aday gösterdi. Müşerref, Kayani'nin Butto tarafından kabul edilebileceğini veya en azından o hükümetin başına geçtiğinde ona karşı bir itiraz olmayacağını düşünüyordu; çünkü Kayani, Butto'nun yardımcılarıyla aylardır süren görüşmelerde Müşerref adına hükümet heyetine başkanlık etmişti.
Ardından 5/10/2007 tarihinde af kararı çıktı ve Müşerref 6/10/2007 tarihindeki seçimleri kazandı. Yüksek Mahkeme seçim sonuçlarını bozmadı ve Butto 18/10/2007 tarihinde geldi. Butto'nun konvoyunun geçişi sırasında maruz kaldığı suikast girişimi dışında işler sorunsuz bir şekilde yürüdü. Gelecek yılın başındaki yeni seçim aşamasını aşmak için (en azından şimdilik) ona ihtiyacı olan Müşerref'in bu girişimin arkasında olması pek ihtimal dahilinde değildir. Bununla birlikte, belirttiğimiz gibi, yönetimin bazı kanatları, özellikle Ziya-ül Hak'a nispet edilenler, Butto'nun affedilmesine karşı çıktılar. Eğer Butto anlaşması şu anda Amerika ve Müşerref için hayati bir mesele olmasaydı, bu anlaşma yapılmazdı.
Yukarıda anlatılanlardan, Amerika'nın Butto ile anlaşma yapmayı neden kabul ettiği, sürgünde geçirdiği sekiz yıl boyunca İngilizlere olan sadakatinin içine işlediğini çok iyi bilmesine rağmen anlaşılmaktadır.
Bu olayların ortasında Pakistan'ın nereye gittiğine gelince; Pakistan yaklaşık altmış yıl önceki kuruluşundan bu yana iki renkle değil, tek renkle yönetildi: İngiliz adamları ve sonra Amerikan adamları. Tarihinde ilk kez iki başla yönetilecek: Amerika'ya sadık olan Müşerref ve İngilizlere sadık olan Butto. Eğer yapılan anlaşmaya bağlılık devam ederse, bu durum Pakistan'ı çok uzak olmayan bir gelecekte çatışma ve huzursuzluğa açık hale getirecektir.
Daha önce açıklandığı gibi Amerika, Müşerref'i düşmekten kurtarmak ve böylece Butto ve İngilizlere bazı yetkilerin devredilmesi nedeniyle biraz azalsa bile Pakistan'daki nüfuzunu korumak için Butto anlaşmasına mecbur kaldı.
Yapılan anlaşmanın (en azından) bir sonraki seçimlere kadar "iyi" bir şekilde uygulanmaya devam etmesi beklenmektedir; zira hem Müşerref hem de Butto buna ihtiyaç duymaktadır:
Müşerref, parlamentoda gerekli kararları çıkarabilmesini sağlamak için kendi partisi ve Butto'nun partisinden bir ittifak oluşturmak; Butto ise partisinin başbakanlığa yasal bir oluşumla (çoğunluk partisi) ulaşmasını sağlayacak bir ağırlık oluşturmak istemektedir.
Her ne kadar ikisi de (laik) olsalar, İslam ve Müslümanlara savaş açsalar ve açıklamaları bunu ortaya koysa da -ki sinelerinde gizledikleri daha büyüktür- iki farklı tarafa ajan olmaları, birlikteliklerinin uzun sürmesine engel olacaktır.
Çünkü büyük devletlerin nüfuz mücadelesi yolun ortasında durmayı kabul etmez, özellikle de taraflardan biri Amerika ve onun kibriyası ve gururu olduğunda. Bu nedenle Amerika ve Müşerref, Butto'nun gücünü azaltmak, hatta güçleri yeterse onu tekrar sürgüne göndermek için yasal ve maddi sorunlar çıkaracaklardır. Aynı zamanda İngilizler ve Butto da, bilinen İngiliz sinsiliği ve siyasi dehasıyla, Müşerref'in davranışlarındaki kötü şeyleri (ki bunlardan çok ama çok vardır) bir dava konusu, hatta davalar haline getirerek Müşerref'in cumhurbaşkanlığındaki varlığını sarsmak, hatta güçleri yeterse onu yerinden etmek için harekete geçeceklerdir; ister siyasi eylemlerle olsun, ister Yüksek Mahkeme'deki adamlarını Müşerref'e karşı yeniden harekete geçirerek yasal yollarla olsun...
Dolayısıyla, taraflar arasında siyasi ve maddi bir çatışma beklenmektedir. Bunun iki yüzü vardır:
Olumsuz yüzü: Çatışma sonucu ortaya çıkacak kargaşa ve istikrarsızlığın insanların hayatını zorlaştırması ve endişeli hale getirmesidir.
Olumlu yüzü: Allah'ın izniyle her iki tarafın güçlerinin tükenmesi, Allah'ın bir zalimden diğer zalimle intikam alması ve sonra her ikisinden de intikam almasıdır. Şüphesiz Allah Aziz ve Hakimdir.
Bunda inşallah nusret ve ehli için hayır vardır.
وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
"Allah, emrinde galiptir; fakat insanların çoğu bunu bilmezler." (Yusuf 21)
15 Şevval 1428 H. 26/10/2007 M.