Soru:
Şahsiyye 2. Ciltte ve aynı şekilde Yönetim Nizamı kitabında, Halifenin şartları konusunda Kureyş nesebinin bir efdaliyet (üstünlük) şartı olduğu geçmektedir. Ancak bazı fıkıh kitaplarında, fakihlerden bu şartı bir inikad (geçerlilik) şartı olarak kabul edenlerin olduğunu okudum. Kalbin bu şer’î hükümle mutmain olması için bu meseleyi biraz daha açıklayabilir misiniz?
قَالَ بَلَىٰ وَلَٰكِن لِّيَطْمَئِنَّ قَلْبِي
"(İbrahim) ‘Evet (inanıyorum) fakat kalbim mutmain olsun diye (istiyorum)’ dedi." (Bakara [2]: 260)
Cevap:
Müslümanların asıl davası Halifeliği ikame etmektir, Halifenin nesebi konusundaki araştırmaları artırmak değildir. Ayrıca Şahsiyye 2. Cilt ve Yönetim Nizamı kitaplarında zikredilenler bu meselede yeterli olsa da, Allah’ın izniyle bu meseleyle ilgili şer’î hükmün kalplerde tam bir mutmainlik sağlaması adına aşağıdaki cevapta konuyu biraz daha detaylandıracağım.
Cevap şöyledir:
Birincisi: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in seçkin sahabe topluluğu arasında gerçekleşen; sabit, sahih, meşhur ve şahit olunmuş üç husus, Kureyş nesebinin bir inikad şartı değil, efdaliyet şartı olduğuna delalet etmek için yeterlidir. Bunlar şunlardır:
1- Sakife Olayı: Ensar’ın ileri gelenleri Müslümanlara bir halife seçmek üzere Sakife'de toplandılar. Ebu Bekir ve arkadaşları bunu duyunca yanlarına gelip onlarla tartıştılar. Ardından onlara şu hadisi hatırlattılar:
الأئمة من قريش
"İmamlar Kureyş’tendir."
Bunun üzerine topluluk sakinleşti ve "Bizden bir emir, sizden bir emir olsun" dediler. Tartışma devam etti ve nihayetinde Ensar: "Siz emirsiniz, biz ise veziriz" dedi. Ya da bir rivayette Ömer’in dediği gibi: "Biz onlara 'Biz emiriz, siz ise vezirsiniz' dedik." Ardından Ebu Bekir Radıyallahu Anh’a biat ettiler.
Bu hadiseye bakıldığında,
الأئمة من قريش
hadisinin sahabe tarafından bir efdaliyet şartı olarak anlaşıldığı, Halifeliğin Kureyş'te olmasının bir vacibiyet (zorunluluk) olmadığı şu kanıtlarla görülmektedir:
a- Ensar, Allah’ın ve Resulü’nün yardımcılarıdır. Çoğu durumda Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile beraber bulunmuşlardır. Resulullah onları sever, onlarla çokça oturur ve şöyle buyururdu:
لَوْ سَلَكَ الأَنْصَارُ وَادِيًا وَسَلَكَ النَّاسُ وَادِيًا لَسَلَكْتُ وَادِيَ الأَنْصَارِ
"İnsanlar bir vadiye, Ensar da başka bir vadiye yönelse, ben Ensar’ın vadisine yönelirim."
Onunla savaşlarda, hazerde ve seferde beraber oldular. Hadislerinin çoğunu işittiler ve fiillerinin çoğuna şahit oldular. Bu vasıflara sahip olan bu kişiler, içlerinden birini halife olarak seçmek üzere Beni Saide Sakifesi’ne toplanıyorlar. Bu durumda ya Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile olan beraberliklerine rağmen bu hadisi duymamışlardır ya da bu hadisi duymuşlar ve bunun bir efdaliyet şartı olduğunu biliyorlardı. Bu meseleyi inceleyen biri hangisini tercih eder? Onların bu hadisi bilmediklerini mi yoksa bildiklerini mi? Ve bu hadisin bir inikad şartı değil de efdaliyet şartı olduğunu bildiklerini tercih etmez mi?
b- Ebu Bekir Radıyallahu Anh, hadisi zikrederken şöyle gerekçelendirmiştir: "Bu iş ancak Kureyş’in bu boyu için kabul görür; zira onlar nesep ve yurt bakımından Arapların en ortasında (en şerefli yerinde) olanlardır." Bir rivayette ise söyleyenin Ömer olduğu geçer: "Araplar bu işi ancak Kureyş’in bu boyu için tanırlar; onlar yurt ve nesep bakımından Arapların en ortasında yer alırlar." Bu gerekçelendirmeden açıkça anlaşılıyor ki,
الأئمة من قريش
hadisi, o dönemde Kureyş’in Arapların lideri olması ve Arapların liderliği sadece onlara teslim etmesi sebebiyledir. O dönemde Araplar Müslümanların büyük çoğunluğunu, hatta neredeyse tamamını oluşturuyordu. Araplar ekseriyetle kendilerine Kureyş’ten bir halife seçmek istiyorlardı. Bu, Ebu Bekir ve Ömer’in, Halifenin Müslümanların çoğunluğunun rızasını alması gerektiğine dair harika bir işaretidir. Eğer Müslümanların çoğunluğunun falan kişiyi istediği bilinirse, o kişinin nesebi ne olursa olsun ona biat edilir.
c- Ömer Radıyallahu Anh, biat hızla gerçekleşmezse Ensar’ın kendi içlerinden birine biat etmesinden endişe ediyordu. Yani tartışmaya ve hadis zikredilmesine rağmen, Ömer hâlâ Ensar’ın kendi içlerinden birine biat edebileceğini öngörüyordu. Bu da Ömer’in, hadisin inikad değil efdaliyet ifade ettiğini anladığını gösterir. Çünkü sahip oldukları fazilet ve takvaya rağmen Ensar’ın, hadisin Halifeliğin Kureyş’te olmasının vacibiyetini ifade ettiğini bildikleri halde; Ebu Bekir’e biat için acele edilmezse gidip kendi içlerinden birine biat edeceklerini, yani açık bir nassa muhalefet edeceklerini Ömer’in düşünmesi mümkün değildir. Ensar için böyle bir şey iddia edilemez. Nefsin mutmain olduğu görüş odur ki; Ensar ve Ömer, Kureyşli olmayı efdaliyet olarak görüyorlardı. Bu yüzden Ensar kendileri için Halifeliği caiz görüyorlardı; Ömer de onlardan birine biat edilmesinden endişe ettiği için buna cevaz veriyordu. Eğer ona biat etselerdi, ona itaatin vacip olduğunu görürdü, aksi takdirde fesat çıkardı. Ömer şöyle demiştir: "Kavimden (Ensar’dan) ayrıldığımızda bir biat gerçekleşmemiş olursa, bizden sonra bir biat gerçekleştirmelerinden korktuk. Bu durumda ya razı olmadığımız bir şeye onlara tabi olacaktık ya da onlara muhalefet edecektik ki bu da fesat olurdu." Fesadın oluşması, itaatin vacibiyetine bir karinedir.
d- Ensar, Ebu Bekir’e biat ettikten sonra Sad bin Ubade Radıyallahu Anh biat etmemekte ısrar etti. Bu hadisenin anlaşılmasında hangisi daha muhtemeldir? Sad’ın, hadis zikredildiğinde biatin ancak bir Kureyşli için sahih olacağını anladığını ama buna rağmen biat etmemekte ve kendisinin buna daha layık olduğunda ısrar ettiğini söylemek mi? Yoksa Sad’ın, hadisten Kureyşli olmanın sadece bir efdaliyet şartı olduğunu anladığını, bu yüzden ısrarını sürdürdüğünü ve efdaliyet şartı başkasında bulunsa bile kendisinde başkalarından üstün olan başka efdaliyet şartlarının bulunduğunu görerek Halifeliği talep etmeyi kendisi için caiz gördüğünü söylemek mi?
Bu durum, Ensar’ın Ebu Bekir’in biatine muvafakat etmesiyle çelişmez. Ensar’ın geneli, tartışma, hadisin zikri ve Ebu Bekir ile Ömer’in gerekçelendirmesiyle, bu efdaliyet şartının Muhacirlerin kefesini ağır bastırdığına ikna olup biat ettiler. Sad ise kendisinde nesep (Kureyşli olma) üstünlüğünü telafi edecek başka efdaliyet şartlarının olduğunu gördü ve Halifelik konusunda hakkı olduğu düşüncesinde ısrar etti.
Beni Saide Sakifesi olayı ve Kureyşli olmanın bir efdaliyet şartı olduğuna dair delaleti hakkında bu kadarla yetiniyorum.
2- Ömer Radıyallahu Anh’ın ölümü anındaki sözü: "Eğer ecelim gelir de Ebu Ubeyde ölmüş olursa Muaz bin Cebel’i halife bırakırdım." Bir rivayette ise: "Eğer Ebu Huzeyfe’nin mevlası Salim hayatta olsaydı onu halife bırakırdım. Eğer Rabbim bana sorarsa; 'Nebi’nin, Salim Allah’ı çok şiddetli sever dediğini duydum' derdim." Muaz ve Salim Kureyş’ten değildir.
Bu hadise de Sakife olayı gibi meşhurdur, sahabe topluluğu önünde gerçekleşmiştir ve sükûtî bir icmadır. Kimse ona itiraz etmemiştir. Bilindiği üzere, eğer bu doğru olmasaydı itiraz edilecek bir meseledir. Eğer Halifelik Kureyş’te olmak zorundaysa, sahabe Kureyş dışındakiler için nasıl bunun caizliğinde icma edebilir? Bu vakıa şöyle mi anlaşılmalıdır: Ömer Radıyallahu Anh hadisin Halifeliğin Kureyş’te olmasının vacibiyetini ifade ettiğini biliyordu da sonra başkalarına mı cevaz verdi? Yoksa Ömer’in hadisten Kureyşli olmanın bir efdaliyet şartı olduğunu anladığını ve Salim’de bu üstünlüğü telafi edecek başka bir şart olan "Allah’ı şiddetli sevme" özelliğini gördüğünü mü anlamalıyız? Nefsin mutmain olduğu şey bu ikincisi değil midir? Burada hiç kimse Ömer’in hadisi bilmediğini söyleyemez; zira Ömer Sakife’de bulunan, orada şahitlik eden ve bu hadisi nakledenlerden biridir.
Buna ek olarak, Ömer seçilecek halife için belirlediği altı kişiyi aday göstermesini şöyle gerekçelendirmiştir: "Size, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in kendileri için 'onlar cennet ehlindendir' dediği şu topluluğu (aday gösteriyorum)." Diğer rivayetlerde: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem vefat ettiğinde onlardan razıydı" geçer. Yani onların Kureyşli olmalarını değil, bu vasıflarını gerekçe olarak zikretmiştir.
Dolayısıyla bu ikinci hadise, yani Ömer’in o altı kişiyi aday göstermesi, sahabelerin "Kureyşli olma" şartını bir efdaliyet şartı olarak anladıklarını ve Ömer Radıyallahu Anh’ın sözüne sessiz kalarak bu konuda icma ettiklerini gösterir.
3- Buhari’nin rivayet ettiği Muaviye’nin hutbesi: Bu da Müslüman topluluğu önünde ve sahabe asrında (henüz o asır bitmemişken) gerçekleşmiştir. Bu hutbe, Abdullah bin Amr bin el-As’ın, Kahtan’dan (yani Kureyş dışından) bir halife çıkacağına dair bir hadis rivayet ettiğini gösterir. Buna Muaviye kızmış ve Abdullah bin Amr hakkında konuşarak onu cahillikle suçlamıştır; Muaviye bir sahabeyi cahillikle suçlayarak hata etmiştir. Buhari rivayet eder: "Muhammed bin Cübeyr bin Mut’im anlatıyor: Kureyşlilerden oluşan bir heyetle birlikte Muaviye’nin yanındayken, ona Abdullah bin Amr bin el-As’ın 'Kahtan’dan bir kral/hükümdar olacak' şeklinde hadis rivayet ettiği haberi ulaştı. Muaviye kızdı, ayağa kalktı, Allah’a hamd-ü sena etti ve şöyle dedi: '...Bana ulaştığına göre sizden bazı adamlar Allah’ın kitabında olmayan, Resulullah’tan rivayet edilmeyen hadisler konuşuyorlarmış. İşte onlar sizin cahillerinizdir...' Muaviye sözüne şöyle devam etti: 'Şüphesiz bu iş Kureyş’tedir...'"
Abdullah bin Amr, bir kralın yani bir halifenin Kahtan’dan olacağını rivayet ediyordu. "Mülk" (kral) kelimesi imam, sultan veya halife için kullanılır, ondan aşağısı için kullanılmaz. Muaviye de bunu hadisin Kureyş dışından, Kahtanlı bir halife hakkında olduğunu anladığı için Abdullah bin Amr’a itiraz etmiş ve onu cahillikle vasıflandırmıştır.
Bu hadiseyi incelediğimizde; Abdullah bin Amr’ın Kahtan’dan yani Kureyş dışından bir halife çıkacağına dair rivayetini mi yoksa Muaviye’nin ona itirazını mı tercih ederiz? Bilindiği üzere Abdullah bin Amr, sahabeliğinde ihtilaf olmayan biridir; Muaviye’nin sahabeliği hakkında ise (bazı yönlerden) tartışmalar olmuştur. Bu yüzden Abdullah bin Amr’ın hadisi, Muaviye’nin itirazına tercih edilir. Ayrıca bu durum, sahabelerin
الأئمة من قريش
hadisinin bir inikad şartı olduğu hususunda icma ettikleri iddiasının doğru olmadığı anlamına gelmez mi? Bilindiği üzere Abdullah’a itiraz eden sadece Muaviye’dir ve sözler topluluk içinde söylenmesine rağmen başkasının itirazı rivayet edilmemiştir.
Bunlar, Müslümanların ve sahabelerin gözü önünde gerçekleşmiş üç hadisedir. Bunlar, sahabelerin
الأئمة من قريش
ifadesini bir efdaliyet şartı olarak anladıklarına ve Halifeliğin hem onlarda hem de başkalarında olabileceğine dair kalbin mutmain olacağı bir delalet sunmaktadır.
İkincisi: Bazılarının "Kureyşli olmayı" inikad şartı olarak göstermek için delil getirdiği hadisler:
Biliyoruz ki Araplarda; gerek tekil olsun (mantuk-mefhum), gerekse mürekkep cümle olsun, dil ehlinin onlarcasını topladığı tüm emir sığaları, tek başına sadece "talep" ifade eder. Talebin türünü (cezm/kesinlik, gayri cezm/kesin olmayan veya muhayyerlik) belirlemek için bir karineye ihtiyaç duyar.
Vesit edilen hadislere bakıldığında, bunların talep ifade ettiği ancak kesin bir karineden yoksun olduğu görülür. Sadece iki hadiste bu yönde bir şüphe vardır, onları burada inceleyeceğim:
1- الأئمة من قريش (İmamlar Kureyş’tendir) hadisi ve bunun mübteda ve haber olduğunu, mübtedanın habere hasredildiğini (sınırlandırıldığını), dolayısıyla mefhum-u muhalefetinin işleyeceğini, yani imamların Kureyş dışından olmasının sahih olmayacağını söylemeleri. Bu hadis dikkatle incelendiğinde şu nedenlerle muhalefet ifade etmediği görülür:
a- Kureyş bir kabile ismidir (lakap ismidir). İsim üzerine bina edilen hükümlerde mefhum-u muhalefet işlemez; bu isim ister cins isim olsun, ister özel isim (alem), isterse lakap veya künye olsun fark etmez. Dolayısıyla "Kureyş cömerttir" dediğinde, bu Kureyş dışındakilerin cömert olmadığı anlamına gelmez. Aynı şekilde
الأئمة من قريش
demek de Kureyş dışındakilerin imam olmasının sahih olmayacağı anlamına gelmez.
b- Mürekkep veya müfret hasır (sınırlama) sığaları, usul ilminde sığaya eklenen bir karine olmadıkça gerçek anlamda "hasır" ifade etmezler, yani mefhum-u muhalefetleri olmaz. Eğer o ek karineler yoksa, hasır usuli anlamda gerçek değildir ve tüm fertlerini kapsamaz.
Bildiğim kadarıyla iki sığa bundan istisnadır:
Birincisi müfret olan; nefy edatı ile birlikte istisna edatının kullanılmasıdır: (لـم) ve (إلاّ) gibi. Bu iki edat birleştiğinde kesinlikle hasır ifade eder ve mefhum-u muhalefeti olur. Örneğin: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem sadakayı (zekâtı) ancak şu on şeyde kıldı: Deve, sığır, davar, altın, gümüş, arpa, buğday, hurma, kuru üzüm, sult (kabuksuz arpa)." Burada hasır ifade eder ve mefhum-u muhalefeti vardır; yani bu sınıfların dışındakilerde zekât yoktur.
İkincisi terkipten anlaşılan; bir grup camid (donuk) ismin açıkça zikredilmesi ve bunları birleştiren bir ortak özellikle her bir isme şartlı bir hüküm bağlanmasıdır. Burada mefhum-u muhalefeti olan bir hasır söz konusudur. Örnek: "Altın altınla misli misline, buğday buğdayla misli misline... Kim artırır veya artırılmasını isterse faiz yemiş olur." Burada zikredilen sebep için bir hasır vardır ve mefhum-u muhalefeti vardır; yani bu nesnelerin dışındakilere bu hüküm uygulanmaz.
Bunun dışındakiler ise ek bir karineye ihtiyaç duyar. Örneğin:
إنما الربا في النسيئة
"Faiz ancak nesi’dedir (veresiye alışveriştedir)." Burada (إنما) hasır ifade etse de ek bir karineye ihtiyaç duyar. Böyle bir karine bulunmadığı için mefhum-u muhalefetle amel edilmez, bu yüzden "ribel fadl" (fazlalık faizi) de mevcuttur.
الأئمة من قريش
hadisi de böyledir; burada mübteda ve haber vardır, mübteda haberde hasredilmiştir ancak ek bir karine yoktur. Dolayısıyla mefhum-u muhalefet yoktur; imamlar hem Kureyş’ten hem de Kureyş dışından olabilir.
Bu,
الأئمة من قريش
hadisi içindir ki hadis metninde mübteda ve haberden başka bir şey yoktur. Eğer hasra eklenen uygun bir karine ile tamamlanmış olsaydı, o zaman karineye göre mefhum-u muhalefet işlerdi ve imamlar sadece Kureyş’ten olurdu. Ancak zikrettiğimiz hadiste bu ek karine mevcut değildir.
2- إن هذا الأمر في قريش لا يعاديهم أحد إلا كبه الله على وجهه ما أقاموا الدين
"Şüphesiz bu iş (yönetim) Kureyş’tedir. Dini ikame ettikleri müddetçe onlara kim düşmanlık ederse, Allah onu yüzüstü cehenneme atar."
Bu hadis iki kısımdan oluşur: "Bu iş Kureyş’tedir" kısmı işin Kureyş dışında olmayacağını ifade etmez. Mübtedanın habere hasredilmesi için ek karine gerekir; önceki hadis için söylenenler burada da geçerlidir.
Eğer hadisin devamı olan "onlara kim düşmanlık ederse Allah onu yüzüstü cehenneme atar" kısmı, birinci kısım için bir ek karine olsaydı (yani "la" harfi iki kısmı birbirine bağlayan bir atıf olsaydı), o zaman hasır usulîleşir ve mefhum-u muhalefeti olurdu; bu durumda yönetim kesin olarak Kureyş’e hasredilmiş olurdu.
Peki, buradaki (لا) harfinin mahiyeti nedir? Buradaki (لا), (إلا) istisna edatı ile birlikte gelen bir nefy (olumsuzluk) harfidir ve birlikte tam bir hasır oluştururlar; yani yüzüstü atılma cezasını onlara düşmanlık edenlere hasrederler. Dolayısıyla yüzüstü atılma, Kureyş’e düşmanlık etmeye hasredilmiştir ve birinci kısımla bir bağı yoktur.
Buradaki (لا) harfinin atıf olması dilbilgisi açısından mümkün değildir. Çünkü dil alimlerine göre (لا) harfinin atıf olabilmesi için, matufun (üzerine atfedilenin) cümle veya şibh-i cümle değil, müfret (tek kelime) olması gerekir. Burada zikredilen ise "لا يعاديهم... وجهه" şeklinde bir cümledir. Bu nedenle buradaki söz iki ayrı parçadır: Birincisi "işin Kureyş’te olması", ikincisi "Kureyş’e düşmanlık etmenin cezası"dır. Doğru anlayış şudur: Bu metin iki ayrı emri bildirmektedir: İşin Kureyş’te olduğunu ve onlara düşmanlık etmenin nehyedildiğini. Dolayısıyla bu, hadisin birinci kısmı için bir cezm (kesinlik) ifade eden karine değildir, çünkü (لا) atıf harfi değildir.
Böylece, bu hadisin Halifeliğin Kureyş’te olmasının bir vacibiyet (inikad şartı) olduğunu ifade ettiği iddiası boşa çıkmış olur; mesele açıklandığı üzere bir efdaliyet şartı olarak kalır.
Bu iki hadis dışındaki diğer hadislerde ise cezm ifade eden hiçbir karine bulunmamaktadır.
Üçüncüsü: Tam bir mutmainlik sağlanması için belirtilmesi gerektiğini düşündüğüm bir nokta daha kalmıştır. O da bazı kimselerin; Nübüvvet Metodu üzere gelecek olan son Halifeliğin müjdelenmesinin, onun mutlaka Nübüvvet Metodu üzere olan ilk Halifelik gibi olması gerektiği, ilk Halifeliğin halifeleri Kureyş’ten olduğuna göre ikincisinin halifelerinin de Kureyş’ten olması gerektiği yönündeki iddialarıdır.
Bu noktanın zayıflığı, "metot" (minhaj) kavramının kişilerin nesebini esas almadığı, aksine o kişilerin izlediği yol ve yöntemin esas alındığı anlaşıldığında ortaya çıkar.
Kamus’ta şöyle geçer: (En-Nehc: Metot ve minhaj gibi açık yol demektir. Nehece: Açık oldu, belli oldu anlamındadır. Nehece’t-tarîk: Yola girdi, o yolu izledi demektir. İstenehece fulanun sebîle fulan: Filanca kişinin yolunu, yöntemini izledi demektir.)
Dolayısıyla "minhaj" (metot), Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in üzerinde olduğu yoldur. Bu sebeple Allah’ın izniyle gelecek olan Nübüvvet Metodu üzere Halifelik, ilk Halifelik gibidir; yani Raşid’dir, Allah’ın kitabına, Resulü’nün sünnetine ve onların irşad ettiklerine bağlıdır; tıpkı Hülefa-i Raşidin’in olduğu gibi. Yani gelecekte de yolları, İslam’a adil ve dosdoğru bağlılık bakımından Hülefa-i Raşidin’in yoluna benzeyen "Râşid Halifeler" olacaktır. Nesepleri ister Kureyşli olsun ister olmasın, asıl itibar edilen onların üzerinde olduğu metottur (minhajdır).
Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan bizi zaferiyle şereflendirmesini, kurtuluşu ve lütfunu hızlandırmasını ve bizden öncekileri yeryüzünde halife kıldığı gibi bizi de halife kılmasını niyaz ediyoruz; ta ki Nübüvvet Metodu üzere Râşid Hilafet yeniden dönsün. Şüphesiz O, işitendir, icabet edendir.
27/08/2003m