Home About Articles Ask the Sheikh
Siyaset

Hizb-ut Tahrir'den İslam Ümmeti'ne ve Özellikle de İçindeki Güç ve Kuvvet Ehli’ne Bir Çağrı

September 02, 2005
1630

Ey Müslümanlar!

Hicri yirmi sekiz Recep bin üç yüz kırk iki, miladi üç Mart bin dokuz yüz yirmi dört tarihine tekabül eden böyle bir günde; başta İngiltere olmak üzere sömürgeci kâfirler, Arap ve Türk hainlerle iş birliği yaparak Hilafet Devleti’ni ortadan kaldırmayı başardılar. Asrın mücrimi Mustafa Kemal, İstanbul’da Hilafet’in ilga edildiğini, Halife’nin kuşatıldığını ve o günün seher vaktinde sürgün edildiğini ilan etti. Bu, İngiltere’nin kendisine takdim etmesini emrettiği bir bedeldi; bunun karşılığında ise o, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin hastalıklı başkanı olarak atandı.

İşte böylece Müslümanların beldelerinde, onların izzet kaynağı ve Rablerinin rızası olan Hilafet’in yıkılmasıyla bu korkunç deprem meydana geldi.

Bundan sonra ey Müslümanlar, sömürgeci kâfirlerin nüfuzu Müslümanların beldelerine yerleşti. Ülkeyi parçalara ayırdılar ve yaklaşık elli beş parçaya bölünene kadar lime lime ettiler. Her bir parçanın başına, kendilerine emredilince emre uyan, yasaklayınca vazgeçen birer işbirlikçi yönetici atadılar. Hilafet’in yeniden dönmesini engellemek için, ne kadar kötü olursa olsun her türlü yola başvurmayı temel bir siyaset haline getirdiler. İşbirlikçi yöneticileri de İslam ve Müslümanlara karşı bu hain ve kin dolu siyaseti uygulamak için birer ileri karakol yaptılar.

Ardından bu korkunç depreme bir yenisini daha eklediler: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in İsra ve Mirac yurdu olan Mübarek Topraklar’da Yahudilere bir devlet verdiler ve ona bekasını sağlayacak unsurları sundular. Bu unsurların ilki, çevresindeki işbirlikçi yöneticiler vasıtasıyla güvenliğinin korunmasıydı. Sadece bu da değil; bu yöneticiler, çıkan her savaşta Yahudiler karşısında yenilerek Yahudi varlığına hak ettiğinden büyük bir hacim ve olduğundan farklı bir imaj kazandırdılar. Bu işbirlikçiler bununla da yetinmediler; Yahudi varlığını Filistin’den kökten söküp atma meselesini, 1967’de işgal ettiği yerlerin bir kısmından çekilmesi için Yahudi varlığıyla müzakere etme meselesine dönüştürerek Allah ve Resulü’ne karşı savaşmak için her türlü çabayı sarf ettiler!

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte Amerika, Batı’nın tahtına oturdu ve İkinci Dünya Savaşı’nda Batı’yı kurtaranın kendisi olduğu gerekçesiyle, kendisini Batı’nın nüfuz bölgelerinin mirasçısı sayarak Avrupa’nın sömürgeleri üzerinde onlarla rekabete girişti. Avrupa, özellikle de İngiltere bu duruma kolayca boyun eğmedi. Müslümanların beldeleri, sömürgeci kâfir devletlerin çatışma sahası haline geldi; buna Batı (özellikle Amerika) ile eski Sovyetler Birliği arasındaki daha sıcak bir çatışma eşlik etti. Müslümanlar, bu hain yöneticilerin ihaneti sonucunda bu çatışmanın yakıtı oldular; servet ve hakimiyetten elde edilen kazançlar ise galip gelen çatışmacı devletlerin oldu. Her iki taraf arasındaki uzun uğraşlardan sonra mesele, uluslararası siyasette çıkarların paylaşılması konusunda Amerika ve Sovyetler Birliği arasında bir uzlaşmaya vardı; buna İngiliz karakterli Avrupa parazitleri eşlik etti. Sonra Sovyetler Birliği çöktü ve Avrupa, Amerika ile rekabette onun yerini dolduramadı.

Sovyetler Birliği’nin çöküşünden ve Avrupa’nın Amerika karşısındaki zayıflığı ve tutarsızlığından sonra Amerika, uluslararası siyasette tek başına hükmetmeye daha yakın hale geldi. Zorbalığın kibriyle hareket ederek oraya buraya saldırmaya başladı; Irak ile İran arasında Birinci Körfez Savaşı’nı körükledi ve Irak’ı Kuveyt’ten çıkarmak için İkinci Körfez Savaşı’nı bizzat başlattı. Baba Bush’un Haçlı açıklamaları, kalplerindeki İslam ve Müslümanlara yönelik kini ortaya koyuyordu. Sırları henüz tam olarak ifşa edilmemiş olan 11 Eylül olaylarına kadar hüküm sürmeye devam etti.

Bundan sonra Amerika tüm dünyaya karşı haddini aştı ve dünyayı ikiye ayırdı: Ya kendisine boyun eğilecek ya da saldırı ve savaşın hedefi olunacaktı. Afganistan’daki ve sonrasındaki Irak’taki vahşi eylemleri böyle gerçekleşti; öyle ki Birleşmiş Milletler’in tüm hukuki formalitelerini bir kenara itti, uluslararası nezaketi bile dikkate almadı, Avrupa ile "eski ve yeni" diye alay etti ve ne düşmanı ne de dostu umursamadan saldırganlığında sınır tanımadı.

Ey Müslümanlar!

Amerika, vahşi orman hayvanlarının bile kaçınacağı vahşetler işledi. Afganistan’ın kuzeyindeki Canci’de bulunan Kaleyi Cengi hapishanesinde esirleri toplayıp toplarla, tanklarla ve uçaklarla katlettiği cinayetleri; Afganistan’daki Bagram hapishanesinde yaşananlar ve yaşanmakta olanlar; Guantanamo’dan sızan suçlar... Tüm bunlar, henüz ortaya çıkmamış olanların yanında çok az kalır. Afganistan’da sürekli devam edenlere ek olarak tüm bunlar, Amerika’nın ne kadar büyük bir şer kazanı, bir fesat ve ifsat kaynağı olduğunu göstermektedir.

Ardından Irak’ta, Ebu Gureyb’de işlediği vahşet dolu suçlar, Felluce’de yaşananlar, evlerin mahremiyetinin ve hür kadınların namusunun ihlal edilmesi, yaşlıların, kadınların ve çocukların topluca katledilmesi ve Irak’ta hala devam edenler... Tüm bunlar Amerika’nın tüm insani sıfatlarını kaybettiğini ve hayvani bir kötülüğün en uç noktasına ulaştığını kanıtlamaktadır.

İslam beldelerinde trajediler çoğaldı ve musibetler birbirini izledi; Hilafet’in yıkılışından sonra bunlar daha da tırmandı. O dönemin küfür başı olan İngiltere, Hilafet’in yıkılmasında ve Mübarek Topraklar’da Yahudi varlığının ekilmesinde başrolü oynadı. Hindistan’ı Müslüman yöneticilerin elinden almış, sonra büyük kısmını Hindulara, en küçük ve en fakir kısmını ise Müslümanlara vermişti. Ardından Keşmir yarasını İslam bedeninde kanamaya terk etti; nüfusunun çoğunluğu Müslüman olmasına rağmen Keşmir’i Hindu yönetimine teslim etti. Keşmir, binlerce kişiyi aşan Hindu cinayetlerinden hala muzdariptir. Keşmir, özellikle Pakistanlı Müslümanlar başta olmak üzere tüm Müslümanların davasıyken ve Hinduların kontrolünden kurtarılmasından başka çözümü yokken; Pakistan’daki işbirlikçi yönetim, aşağılık ve zayıf müzakereler yoluyla Keşmir’in tamamını olmasa da çoğunu Hindistan’a teslim etmeyi kabul ederek Allah ve Resulü’ne açıkça savaş açtığını ilan etmektedir.

Ayrıca Yahudi varlığı Filistin’de en iğrenç cinayetleri işlemeye devam etmektedir; Cenin katliamı, hatta destanı buna şahittir. Onların cinayetlerinden ne insan, ne ağaç, ne de taş kurtulabildi. Yaşlıları, kadınları ve çocukları öldürdüler, evleri yıktılar, ağaçları kökünden söktüler. Bugün Amerika’nın önderliğindeki kâfir Batı onları desteklemekte ve onlar adına İslam beldelerinde doğan her güce karşı savaşmaktadır. Hatta Müslüman beldelerin güç unsurlarına, özellikle de nükleer silaha sahip olmasını engellemek için çemberi daraltmaktadırlar. Oysa Yahudilerin yıllardır bu silaha sahip olduğunu bilmekte, hatta onları bu silahı yapmada ve her türlü baskıdan, hatta rahatsızlıktan korumada desteklemektedirler. Aynı zamanda Müslüman beldelerin atom enerjisini barışçıl amaçlarla kullanmasına bile engel olmaktadırlar.

Dahası, Sovyetler Birliği Kırım Müslümanlarını darmadağın etti, Kafkasya Müslümanlarını topluca katletti, Tataristan Müslümanlarını sürgün ve tutuklamalarla baskı altına aldı. Onun varisi olan Rusya Federasyonu ise Çeçenistan’da hala vahşi katliamlar yapmakta, köyleri ve şehirleri yerle bir etmekte, yakıp yıkma politikasını uygulamaktadır; Grozni buna tanıklık eden canlı bir örnektir.

Yine Fransa’nın, Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra Sırp ve Hırvatların aksine Müslümanların Bosna’da bir varlığa sahip olmasını engellemek için yürüttüğü kin dolu siyasi rol... Buna, geçen yüzyılın ilk yarısında Cezayir’deki vahşi cinayetlerinin tırmanışı da eklenmelidir.

Kâfir Batı, Müslüman beldeleri zaten bölünmüş halinden daha da fazla bölmek, onları parçalanmış ve ufalanmış hale getirmek için siyaset planlıyor. Irak’ta yaşanan etnik federasyon ve parçalanma, Sudan’da Güney’in ayrılması ve Darfur’un, hatta Doğu ve Kuzeydoğu Sudan’ın onu takip etmesi için yolun açılması, Doğu Timor’un Endonezya’dan koparılması, Açe’de ayrılma hazırlıkları, Cezayir’in doğusunda (Berberiler) yaşananlar, Pakistan’da Doğu’nun Batı’dan koparılması ve tek bir ülkede etnik, coğrafi ve kabilevi fitnelerin kışkırtılması için planlananlar... Öyle ki zaten parçalanmış olan Müslüman beldeleri, daha fazla parçalanma ve ufalanma yolunda ilerlemektedir.

Ey Müslümanlar!

Haçlı Batı’nın İslam ve Müslümanlara olan kini ağızlarından dökülmüştür; sinelerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Size onların kinlerini hatırlatıyoruz, çünkü hatırlatmak müminlere fayda verir:

• Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarında İngiliz komutan Allenby Kudüs’e ulaşıp orayı işgal ettiğinde şöyle demiştir: "Şimdi Haçlı Savaşları sona erdi." Bu komutan, Osmanlı Devleti’ni İslam Devleti’nin devamı olarak görüyordu; o yenilince Müslümanların devletinin bittiğini ve bir daha devlet olamayacağını düşündü. Dolayısıyla Müslüman beldeleri üzerindeki hakimiyetlerine kimsenin karşı duramayacağını iddia ediyorlardı. Garip, şaşırtıcı, üzücü ve hatta utanç verici olan şudur ki; Osmanlı ordusuna isyan edip İslam Devleti’ne karşı savaşta İngilizlere katılan Arap ordusunun komutanı Faysal, onun yanındaydı. Allenby, Faysal’ın Müslüman görünmesini şeklen bile olsa dikkate almadı, aksine onun kulaklarının dibinde açıkça şunu söyledi: İslam Devleti Osmanlı Devleti’dir, o yenilmiştir ve kâfir Batı Haçlı Savaşları’nda galip gelmiştir. Eğer Faysal’da birazcık haya olsaydı en azından itiraz ederdi; fakat babası Hüseyin bin Ali’nin İslam Devleti’ne (Osmanlı’ya) karşı isyan kurşununu sıkıp İngilizlerin safında Müslümanlara karşı savaşa girmesinden beri, o zaten İngilizlerle beraber yürüyerek hayasını kaybetmişti.

• Fransız komutan Gouraud, Selahaddin’in mezarı başında durup şöyle demiştir: "İşte geri döndük Selahaddin!", böylece Birinci Dünya Savaşı’nda Haçlı savaşını yeniden kazandıklarına işaret etmiştir.

• Geçen yüzyılın ellili yıllarında Fransız Dışişleri Bakanlığı’ndan bir yetkili şöyle demiştir: "İslam dünyası zincire vurulmuş bir devdir, uyanmaması için her türlü çabayı sarf edelim."

• Altmışlı yıllarda, o dönem Amerikan Dışişleri Bakanlığı Planlama Bölümü Başkanı ve aynı zamanda Başkan Johnson’ın danışmanı olan Eugene Rostow şöyle demiştir: "Batı dünyasının Ortadoğu’daki hedefi İslam medeniyetini yok etmektir. İsrail’in kurulması bu planın bir parçasıdır ve bu, Haçlı Savaşları’nın devamından başka bir şey değildir."

• 1990 yılı başlarında gazeteci David Howell, Washington Times ve Japan Times’da yayınlanan "Tarihin Akışında Bir Dönüş" başlıklı makalesinde; komünizmin gerilemesinden sonra şimdiki düşmanın İslam ve onun medeniyeti olduğunu belirtmiştir.

• 1990 yılının ortalarında bir başka Haçlı, eski Fransız Başbakanı Michel Debré, Le Quotidien de Paris gazetesinde yayınlanan makalesinde; İslam’ın artık Avrupa’nın ve Fransa’nın birinci düşmanı olduğunu ve tehlikenin güneyden, yani İslam bölgesinden gelebileceğini ifade etmiştir.

• Alman Der Spiegel dergisi, 1991 yılının sekizinci sayısında İslam medeniyeti ile Batı arasındaki çatışma üzerine bir araştırma yayınladı ve orada (tercüme ile) şöyle diyordu: "Birinci Dünya Savaşı sırasında Batılı güçler İslam bilincine iki yeni 'darbe' vurdu." Dergi araştırmada, birinci "darbenin" Osmanlı Devleti’nin yenilgisi, Hilafet’in ortadan kaldırılması ve Arap vilayetlerinin 1916 Sykes-Picot anlaşmasına göre sömürgeleştirilmesi olduğunu; ikinci "darbenin" ise 1917’de Balfour’un Yahudilere verdiği söz ve Filistin’de bir devlet kurmaları için onlara verilen destek olduğunu açıkladı.

• Baba Bush, 1990 Ağustos başında askerlerini Kuveyt’e gönderirken onlara hitap etmiş, Hristiyanlık adına savaşmaya teşvik etmiş ve ABD’deki tüm kiliseleri onlar için dua etmeye çağırmıştır. Bu konuşması, Yarımada ve Körfez’deki Müslüman beldelerine yönelik yeni Haçlı istilasının başlangıcıydı.

• Oğul Bush, 11 Eylül olaylarından sonra 16.09.2001 tarihinde yaptığı açıklamada, Afganistan’da bir Haçlı savaşı hazırladığını söylemiştir.

• Sonra İslam’la eğitimde, medyada ve yanıltıcı kavramların yayılmasında her yolla savaşmaya başladılar. Müslümanlar arasında pazarlamak için demokrasi tellallığını artırdılar ve onu bazı süslerle bezediler. Allah’ın yerine helal ve haram koyma şeklindeki gerçek mahiyetini tarif etmek yerine, onun yöneticinin seçilme mekanizması olduğunu söylediler. Tüm bunlar, Müslümanların şerî hükmü, helal ve haramı âlemlerin Rabbinden değil de demokrasi adı altında insanlardan almayı kabul etmelerini sağlamak içindir.

• Müslümanlara olan kinleri her fırsatta ortaya çıkmaktadır:

{ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ }

"Göğüslerinin gizlediği ise daha büyüktür." (Âl-i İmrân [3]: 118)

İşte "terörle mücadele" bahanesiyle çıkardıkları yasalar, onlara her Müslümanı "önleyici" olarak tutuklama "hakkı" verdi. Yani onlara göre her Müslüman, suçsuzluğu kanıtlanana kadar suçlu sayılmaya başlandı. Böylece insan hakları ve fikir "özgürlüğü" söylemlerindeki yalanları ortaya çıktı... Mesele Müslümanlarla ilgili olduğunda her türlü hak ayaklar altına alındı.

• Son olarak küstahlıkları, Amerika ve Yahudi hapishanelerinde "Kur’an-ı Kerim’i kirletmeye" kadar vardı. Sayıları bir buçuk milyarı aşan Müslümanlara rağmen, ne Amerika ne de Yahudi devleti onları umursamadı. En ufak bir özür bile dilemediler; çünkü Müslümanların Hilafeti’nin olmadığını, Allah’ın indirdikleriyle hükmeden ve Allah yolunda cihat eden Müslümanların Halifesinin bulunmadığını biliyorlar. Müslümanların beldelerindeki yöneticilerin kendi işbirlikçileri olduğundan; sömürgeci kâfirlerin yaptığı gibi onların da İslam’la savaştığından ve Kur’an’ı aşağıladığından eminler.

Ey Müslümanlar!

Hilafet’in yıkılışından sonra milletler üzerinizde toplandı, her aç gözlünün yağması haline geldik, topraklarımız her çatışmacının sahası oldu. Müslüman kendi yurdunda garip kaldı; "Rabbimiz Allah’tır" dediği için kovalandı, tutuklandı, hatta işkence altında şehit edildi. Hilafet’e davet etmek, Müslüman beldelerinde ve hatta dışındaki beldelerde peşine düşülen büyük bir suç haline geldi.

Hizb-ut Tahrir onun için çalıştığı ve ona davet ettiği için, Müslüman beldelerindeki yöneticiler –kâfir Batı’nın bu beldelerdeki ileri karakolu olarak– Hizbin peşine düştüler. Tutuklamalar ve uzun hapis cezalarıyla zulmettiler; hatta bazı ülkelerde cezaları bitse bile onları serbest bırakmadılar. Zindanlarda maruz kaldıkları ve bazen şehadetle sonuçlanan işkenceler de cabası; 70’lerde Suriye’de, 80’lerde Libya ve Irak’ta yaşananlar ve şu an Özbekistan’da devam edenler gibi. Tüm bunlara rağmen bu zalimler bilmektedirler ki Hizb-ut Tahrir, davet aşamasında maddi eylemlerde bulunmaz; ancak nusretle, hak sözle, fikri çatışma ve siyasi mücadeleyle, Allah yolunda kınayanın kınamasından korkmadan hakkı söyler.

Batı ülkelerinde ise Hizbin Hilafet daveti, Batı çevrelerinde öyle bir inceleme ve araştırma konusu oldu ki; bu devletler, maddi eylemlerde bulunmayan siyasi bir parti olmasına rağmen Hizbi yasaklayarak kendi yasalarına aykırı davrandılar. Batılı devletlerden bazıları Hizbin Hilafet davetini terörizm sayarak Rusya’nın yaptığı gibi Hizbi terör listelerine dahil etti. Bazıları Filistin’i gasp eden Yahudi varlığının ortadan kaldırılmasına teşvik ettiği gerekçesiyle Almanya’nın yaptığı gibi onu yasakladı. Bazıları Hollanda’da olduğu gibi Yahudi örgütlerinin şikayeti üzerine yasaklama imkanını araştırmaktadır. Bazıları Danimarka’da olduğu gibi Yahudi örgütlerinin şikayetine işgal ordularının Irak’tan çıkarılmasına teşvik etmeyi de ekledi. Bazıları ise Amerika’nın Ankara konferansında, 2003 ortasındaki Nixon Merkezi, Heritage Vakfı ve Uluslararası Kriz Grubu raporlarında ve bu yılın başlarında Virginia’daki Amerikan Ulusal İstihbarat Konseyi raporunda yaptığı gibi Hizbe ve Hilafete karşı planlar çizmek için konferanslar ve komplolar düzenlemektedir. Bazıları, İngiltere’nin yaptığı gibi; eşcinsellerin yürüyüşüne bile izin verilirken, Andican katliamı nedeniyle Özbekistan’ı protesto eden bir yürüyüşe katıldıkları için Hizb gençlerini tutuklamaktadır... Sadece bu da değil; bu İngiltere’nin Başbakanı, 16.07.2005’te İşçi Partisi genel kongresinde 07.07.2005 Londra patlamaları hakkında konuşurken, dikkatinin odağı patlamalar değil Hilafet oluyor ve şöyle diyor: "İsrail devletini ortadan kaldırmayı, Batı’yı İslam dünyasından çıkarmayı ve tüm İslam Ümmeti için Hilafet’i kurarak İslam dünyasında Şeriat’ı hakim kılacak tek bir İslam devleti kurmayı amaçlayan bir hareketle karşı karşıyayız." O, patlamaların ortasında bile Müslüman beldelerinde kurulacak Hilafet endişesinden kurtulamıyor. Sonunda 05.08.2005’te Hizb-ut Tahrir’i yasaklayacağını ilan ediyor; bunun tek sebebi ise İngiltere’nin ve Blair’in uykularını kaçıran Hilafet’tir. Avustralya da Hizbi yasaklama konusunda İngiltere’nin adımlarını takip etmiştir.

Ey Müslümanlar!

Hilafet’in yıkılışından sonraki haliniz budur: Zillet, aşağılanma ve milletlerin üzerinize üşüşmesi. Batı tarafından başınıza atanan yöneticiler eliyle yolu açılan sömürgeci kâfir devletlerin nüfuzu sizi tahakküm altına almıştır.

Hilafet’in yeniden kurulması için çalışanların hali ise budur: Kâfirler ve münafıklar doğuda ve batıda, Batı’nın casuslarının ve gözlerinin ulaştığı her yerde onların peşindedir. Çünkü kâfirler Hilafet’in ne olduğunu, zorbalıkları ve ifsatları için nasıl yıkıcı ve sarsıcı bir tehlike oluşturduğunu iyi biliyorlar.

Bu hal, ey Müslümanlar, Hilafet’in yıkılışından sonraki halinizdir. Peki, Hilafet’in gölgesi altındayken nasıldınız?

Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmettiniz; peygamberlerin sonuncusu ve mücahitlerin imamı Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem’in takipçileriydiniz.

Atalarınız Râşid Halifeler ve fatih komutanlardı.

Siz, Allah yolunda hakkıyla cihat eden takva sahibi ve güçlü zatların torunlarısınız.

Endülüs fatihlerinin ve orada İslam medeniyetini yayanların torunlarısınız.

Bir Rum’un zulmüne uğrayan bir kadının "Ya Mu’tasım!" feryadına icabet etmek için devasa bir orduyu harekete geçiren Mu’tasım’ın torunlarısınız.

Müslümanlarla yaptığı ahdi bozan ve onlara saldıran Rum kralına şu hitapla cevap veren Reşid’in torunlarısınız: "Müminlerin emiri Harun’dan, Rum köpeği Nakfur’a; cevap, işiteceğin değil, göreceğin şeydir!" Nitekim mektup krallarına ulaşmadan ordu Rum sınırlarına dayanmıştı.

Buluta bakıp, "İstediğin yere yağ, çünkü senin yağmurun nereye düşerse düşsün Müslümanların beldesinde olacaktır" diye hitap edenin torunlarısınız.

Haçlıların fatihi Nasır Selahaddin’in torunlarısınız.

Tatarların galibi Kutuz ve Baybars’ın torunlarısınız.

Henüz yirmi üç yaşını geçmemiş olan ve Allah’ın, Resulü’nün lisanıyla İstanbul’un fatihi olarak övdüğü o genç emir Muhammed Fatih’in torunlarısınız:

« لَتُفْتَحَنَّ الْقُسطَنْطِينِيَّةُ فَلَنِعْمَ الأَمِيرُ أَمِيرُهَا وَلَنِعْمَ الْجَيْشُ ذَلِكَ الْجَيْشُ »

"Konstantiniyye mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur." (Hicri 857 / Miladi 1453 yılında orayı fethetmiştir.)

On altıncı miladi yüzyılda Fransa kralı esir düştüğünde ve kendisine yardım edecek adil bir güç bulamadığında İslam Hilafeti’ne sığınan ve 1525 yılında Halifeden yardım isteyen Fransa’nın imdadına yetişen Halife Kanuni Sultan Süleyman’ın torunlarısınız.

Onun döneminde Amerika Birleşik Devletleri’nin, Amerikalı esirlerin serbest bırakılması ve Amerikan gemilerinin Cezayir eyaleti Osmanlı donanmasının saldırısına uğramadan Atlantik Okyanusu ve Akdeniz’de güvenle geçebilmesi karşılığında Cezayir valisine yıllık 642 bin altın dolar ve ek olarak 12 bin Osmanlı altın lirası vergi ödediği Halife III. Selim’in torunlarısınız.

Amerika ilk kez kendi diliyle değil de başka bir devletin diliyle (Osmanlıca) bir anlaşma imzalamak zorunda kalmıştı; 21 Safer 1210 / 5 Eylül 1795 tarihinde.

Yahudilerin devlet hazinesi için teklif ettikleri altın milyonlara kanmayan ve Filistin’e yerleşmelerine izin vermesi için ona karşı toplanan uluslararası baskılardan korkmayan, o meşhur sözünü söyleyen Halife Abdülhamid’in torunlarısınız: "Neşterle vücudumun parça parça edilmesi, Filistin’in Hilafet Devleti’nden koptuğunu görmekten daha kolaydır." O, ileri görüşlüydü ve şöyle diyordu: "Yahudiler milyonlarını kendilerine saklasınlar... Eğer bir gün Hilafet Devleti parçalanırsa, o zaman Filistin’i bedelsiz alabilirler." Nitekim öyle oldu; işbirlikçi yöneticiler Filistin’i zayi ettiler ve Yahudilere teslim ettiler. Hatta onların güvenliğini korudular ve Yahudiler karşısında yenilerek Yahudi varlığına olduğundan büyük bir heybet kazandırdılar.

Bu Halife, kâfirlerin kendisine ve İslam Devleti’ne karşı yoğun komplolarına rağmen; o dönemin süper gücü olan İngiltere’yi, 1890 yılında bir İngiliz vatandaşının İslam’a düşmanlık olarak kabul edilen bir şey yayınlaması nedeniyle Londra’daki elçiliğine resmi bir özür dilemek zorunda bırakmıştı. Oysa bugün âlemlerin Rabbinin kelamı olan Kur’an-ı Kerim, kâfir Batı ve Yahudilerin ellerinde "kirletiliyor" da ne bir özür ne de benzeri bir şey var. Çünkü Müslümanların, Kur’an’ı anayasa edinip, Kur’an’a en ufak bir hakaret eden kâfirlere karşı devletin tüm imkanlarını seferber edecek bir Halifesi yok.

Endülüs’te medeniyet yayan ve medeniyetleri oradan Avrupa’ya ışık tutan fatihlerin torunları; saati icat edip o zamanın en büyük Avrupa kralı olan Şarlman’a hediye edenlerin torunlarısınız. Öyle ki Şarlman’ın saray eşrafı, saatin içini cinlerle ve ifritlerle dolu sanmışlardı!

Devasa topları icat edip İstanbul surlarını dövenlerin torunlarısınız. O sırada bir Avusturyalı mühendisin bu icadı kendisine sunduğu Roma Papası (İmparator), top icadının bir sapkınlık olduğunu ve içinde cinlerin çalıştığını sanarak reddetmişti. İşte bu sizin medeniyetiniz ve aklınızdı ey Müslümanlar; o ise kâfir Batı’nın medeniyeti ve aklıydı!

İşte bunlar sizin atalarınız ey Müslümanlar ve bunlar onların yaptıklarıdır; siz de onların torunlarısınız. Haydi, onların tabi olduğu hakka siz de tabi olun; onların inşa ettiği izzeti siz de inşa edin. İşte Hizb-ut Tahrir aranızdadır, ona destek olun. O, Hilafet Devleti’ni kurarak İslami hayatı yeniden başlatmak için gece gündüz çalışmakta, Ümmetin önünde yürümekte ve onu bu yüce amele sevk etmektedir. Hilafet davetiyle sömürgeci kâfirlerin uykularını kaçırmaktadır; ya Hilafet kurulup kâfirlere şeytanın vesveselerini unutturacak bir gerçek olarak karşılarına çıktığında ne olur?

Ey Müslümanlar!

Sömürgeci kâfir devletler görünüşte devasa, gerçekte ise zayıftırlar. Büyük silahları var ama büyük adamları yok. Silah, imanlı bir kitle karşısında adamlar olmayınca zayıf kalır. Amerika’nın en gelişmiş silahlarına rağmen Afganistan ve Irak’ta düştüğü boğucu çıkmaz ve derin bataklık buna şahittir. Öyle ki iktidardaki Cumhuriyetçi Parti’den Kongre üyeleri bile Irak’tan bir çıkış planı talep etmeye başladılar; hatta Savunma Bakanlığı ve ordu yönetiminden resmi sesler, Amerikan ölü ve yaralılarının çokluğu nedeniyle birliklerin Irak’tan nasıl çekileceğini ciddi ciddi tartışmaya başladı. Tüm bunlar, işgalci güçlerin ağır silahlarının onda birine bile sahip olmayan mütevazı imkanlarla yapılan bir direnişle oldu. Bu durum Amerika’yı, yüzünü bir nebze olsun kurtararak çıkabilmek için her türlü yolu aramaya sevk etti ve Irak’a saldırırken kibriyle bir kenara ittiği Avrupa’ya tekrar el uzatmaya başladı.

Uluslararası durum sizin lehinizdedir ey Müslümanlar! Rusya yaşlandı veya yaşlanmak üzere. Avrupa ise iki baş arasındadır; biri sinsilikte usta, başkalarının kanını emdiği sürece şerri hayır gören İngiltere; diğeri ise bilinçsiz ve hikmetsiz bir şekilde liderliğe soyunan, araçlarını kullanmayı beceremeden Amerika ve İngiltere’ye karşı yükselen bir rol arzulayan Fransa. Bu iki baş birleşemez; birleşememeleri ise tuzaklarını ve dolayısıyla Avrupa’yı zayıflatır. Bu devletlerin en güçlüsü olan Amerika’yı ise kibri öldürmektedir; kibri ona düşünmeyi unutturmakta ve tedbirsizliğiyle helak olmaktadır. Kendilerini ilah sanan tağutların durumu budur. Firavun da böyleydi; Allah’ın peygamberi Musa’nın peşinden denize daldı. Kibri onun düşünmesini engelledi ve denizin ancak Firavun’un inkar ettiği İlah’ın gücüyle aşılabileceğini göremedi; denize girdi, helak oldu ve kavmini de helak etti. Hitler de böyleydi; kendisini insan üstü bir tür sandı ve oraya buraya saldırmaya başladı. Kibri, devletlerin kendisine karşı birleştiğini görmesini engelledi; ordusunu hesapsız maceralara sürükledi, helak oldu ve kavmini yıllarca zelil etti. İşte şimdi Amerika’yı da kibri düşünmekten alıkoyuyor; dünyayı bir çiftliği sanıyor ve sanki gezintiye çıkmış gibi her yere dalıyor. Düşünce kaybı, İslam Ümmeti’nin yücelerde güçlü bir silaha sahip olduğunu anlamasını engelledi. Amerika her türlü tıbbi operasyonla boynunu oraya uzatsa bile, boynu oraya ulaşmadan kopacaktır. Maddi silah üstünlüğü tek başına Müslümanlarla olan savaşı bitiremez, maddi silahları az olsa bile. Çünkü onların, bugün başta Amerika olmak üzere tağutların anlayamayacağı bir savaş enerjisi sağlayan canlı ve sadık bir akideleri vardır. Amerika, müminin cihat ve şehadete koşmasını anlamıyor, aksine bunu bir tür delilik sayıyor ve intihar olarak adlandırıyor! Böylece Afganistan ve Irak’ta boğucu bir çıkmaza ve asla kurtulamayacağı derin bir bataklığa girdi. O, kırmak için bir kayaya kafa atan ve onu kırmadan önce kendisi kırılan birisi gibidir.

Bu yüzden Amerika, bu zorbalığıyla kendi ölüm fermanını yanında taşımaktadır ve bu sizin ellerinizle olacaktır ey Müslümanlar. O ve Müslümanların beldelerine el uzatan diğer azgın devletler; onları parçalamaya en layık olan sizsiniz ve buna ehilsiniz. Hilafet, Allah’ın izniyle tüm bunları yapmaya muktedirdir.

{ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ }

"Müminleri müjdele." (Bakara [2]: 223)

Bugünün dünyasında büyük devletlerin durumu budur. Yahudi varlığına gelince; o çok daha önemsizdir, zira o ancak başkalarının sırtından geçinen asalak bir yapıdır. Eğer Batı’nın desteği, daha da önemlisi Müslüman beldelerindeki yöneticilerin ihaneti olmasaydı, onun işi çoktan biter ve tarihe gömülürdü. Allah’ın izniyle öyle de olacaktır.

Ey Müslümanlar!

Dünya, tıpkı risalet dönemindeki gibi dönmüştür; o zamanlar Rum ve Fars devletlerine yaşlılık ve çöküş çökmüştü, özgüven patlaması ve kibir içindeydiler ve hiçbir gücü hesaba katmıyorlardı. Arapların kalbine giren İslam’a hiçbir değer vermiyorlar, Araplara Cahiliye dönemindeki gibi bakıyorlardı. İslam mesajını öyle küçümsediler ki; Kisra, Yemen’deki valisine "Mekke’de kendisini peygamber sanan bir adam duydum, ona git ve onu bana getir!" diye yazmıştı. Yıllar sonra devlet kurulup Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem krallara elçiler gönderdiğinde, Kisra Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gönderdiği mektubu yırtmıştı. Bu, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözünün bir tecellisi olarak Kisra’nın mülkünün parçalanacağının habercisiydi: "Allah onun mülkünü parçalasın."

Kibir, sahibi ne kadar güçlü olursa olsun onu öldürür. Bugünün dünyasının en güçlü devletinin gerçeği de budur. Müjdelenin ey Müslümanlar; onlara galip geleceğiniz ve Nübüvvet metodu üzere Hilafet’in döneceği günler yakındır. Böylece yeniden insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet olacaksınız ve devletiniz, dünyadaki birinci devlet olarak aranızda İslam’ı uygulayacak ve onu davet ve cihat yoluyla dünyaya taşıyacak, yeryüzünün her köşesine hak ve adaleti yayacaktır.

Ey Müslümanlar!

Hizb-ut Tahrir size bu çağrıyla seslenmektedir:

1- Hilafet’in gölgesi altındayken sahip olduğunuz izzet ve gücü size hatırlatır; o zamanlar dünyada denge unsuruydunuz. Sadece sıradan insanlar değil, krallar bile size sığınırdı. Düşman sizden korkar, dost size saygı duyardı. Fetihler yapar ve dünyanın dört bir yanına adaleti yayardınız.

2- Sizi gölgeleyen Hilafet yıkıldığı gün vücudunuzdaki zillet ve aşağılanma yaralarını size gösterir; sömürgeci kâfir mukadderatınıza el koydu, zenginliklerinizi yağmaladı, servetlerinize sahip oldu. Başınıza kendi çıkarlarını değil Batı’nın çıkarlarını koruyan, sizin işlerinizi değil kendi yandaşlarının işlerini güden işbirlikçiler atadı. Böylece her aç gözlünün iştahını kabartan bir lokma, topraklarınız ise her çatışmacının meydanı oldu.

3- Başta Amerika olmak üzere sömürgeci kâfirlerin sandığınızdan daha zayıf, hayal ettiğinizden daha dayanıksız bir ev olduklarını size açıklar. Onlara liderlik eden Amerika’nın çıkmazları ve beslemeleri Yahudi varlığı buna şahittir. Irak’taki Felluce destanı, Filistin’deki Cenin destanı bunu haykırmaktadır. Müslümanların kendilerini harekete geçiren ve onlarla Allah yolunda düşmanlarına karşı savaşan bir devleti yokken durum buysa; ya işleri düzene girse, safları birleşse ve başlarında Halifeleri olsa ne olur?

4- Sömürgeci kâfirleri ve Yahudileri yenmeye Allah’ın izniyle muktedir olduğunuzu size teyit eder. Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet olan bir ümmetin evlatlarısınız. Siz, peygamberlerin sonuncusu ve mürsellerin imamı Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in takipçilerisiniz. Atalarınız Râşid Halifeler ve mücahit komutanlardı. Onların taşıdığı ve Allah’ın kendilerine zafer verdiği o İslam, hala aranızda Allah’ın koruması ve inayetiyle muhafaza edilmektedir; ona asla bir tahrif veya değişiklik isabet etmemiştir ve etmeyecektir. Allah kendisine yardım edene yardım edeceğini vaat etmiştir ve O’nun vaadi haktır. Bu sadece peygamberler için değil, müminler için de geçerlidir. Sadece ahirette şehadet, rıza ve cennetle değil, dünyada da düşmanınıza galip gelmeniz, zafer ve apaçık bir fetih kazanmanızla da olacaktır.

{ إِنَّا لَنَنصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ يَقُومُ الْأَشْهَادُ }

"Şüphesiz peygamberlerimize ve iman edenlere, dünya hayatında da şahitlerin şahitlik edecekleri günde de elbette yardım ederiz." (Mü’min [40]: 51)

5- Hizb-ut Tahrir aranızda ve sizinle beraberdir. İslami hayatı yeniden başlatmak için, Ümmetle beraber ve Ümmetin içinden, daveti yüklenmek ve nusret talep etmek için; Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bu "mülk-ü cebri"den (zorba yönetimlerden) sonra müjdelediği Nübüvvet metodu üzere İkinci Râşidî Hilafet’i kurmak yolunda elinden gelen tüm çabayı sarf etmeye, ciddiyetle çalışmaya Allah’a, Resulü’ne ve müminlere söz vermiştir. Efendimiz şöyle buyurmuştur:

« ... ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ »

"... Sonra (yeniden) Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır."

Sanki Hizb, o vaktin geldiğini, zamanın o zaman olduğunu görmekte; bu müjdenin kendi elleriyle gerçekleşeceğinden ve böylece dünya ve ahiret izzetine, o büyük lütfa ereceğinden emin bir şekilde hareket etmektedir.

Sizin için duyduğu hayır sevgisiyle, Hilafet’i kurmak için kendisiyle beraber harekete geçmeye ve bu büyük lütfa ortak olmaya davet eder. Hizb-ut Tahrir sizleri, halkı ve güç sahiplerini, bugünden itibaren ve o büyük gün kaçmadan saflarına katılmaya davet ediyor. Ona katılma yolu zor ve zahmetli değildir; sadece bir basiret ve görüş gücü gerektirir. Bununla Hizbin medya bürolarına, gençlerine ve temsilcilerine ulaşabilirsiniz. Devletlerin gözlerinden ve adamlarından korkmayın; onlar, hayır isteyen bir mümini geri çeviremeyecek kadar güçsüz, hak yolunda ciddi bir yolcuyu engelleyemeyecek kadar zayıftırlar. Zira ecir büyük, kazanç yücedir ve Hilafet’in inşasına katılmak, her türlü mesafeyi katetmeye değerdir.

Acele edin ey Müslümanlar, acele edin ey güç sahipleri! Davete ve nusrete icabet edin. Hilafet’i sadece Hizbin kuruşunu izlemek için değil, onunla beraber kurmak için acele edin. Bugün saflara katılmanızla elde edeceğiniz hayır ve ecir, yarın katılmanızla elde edeceğinizle bir değildir, her ikisinde de hayır olsa bile.

{ لَا يَسْتَوِي مِنكُم مَّنْ أَنفَقَ مِن قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلَ أُوْلَئِكَ أَعْظَمُ دَرَجَةً مِّنَ الَّذِينَ أَنفَقُوا مِن بَعْدُ وَقَاتَلُوا وَكُلّاً وَعَدَ اللَّهُ الْحُسْنَى وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ }

"İçinizden, fetihten önce harcayan ve savaşanlar (diğerleriyle) bir değildir. Onların derecesi, sonradan harcayan ve savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah her birine en güzel olanı vaat etmiştir. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır." (Hadîd [57]: 10)

Ey Müslümanlar!

Bu, size bir basiret, bir hatırlatma ve bir müjdedir:

Hilafet varken içinde olduğunuz izzet ve Hilafet yıkıldıktan sonra düştüğünüz zillet hakkında bir basirettir.

Sömürgeci kâfirleri ve onların beslemesi Yahudi varlığını yenmeye muktedir olduğunuzu, hatta eğer Hilafetinizi kurarsanız bu dünyada en güçlü ve en aziz olacağınızı, böylece Rabbinizi razı edip şanınızı geri kazanacağınızı bildiren bir hatırlatmadır.

Müjdeye gelince; Hizb-ut Tahrir, Hilafet’i kurmak için çalışmaya devam edeceğine dair Allah’a, Resulü’ne ve müminlere söz vermiştir. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem de onun Râşidî Hilafet olarak döneceğini müjdelemiştir. Hizb onun kurulacağından emindir, Allah’ın izniyle zamanı gölge salmıştır.

Onun kurulmasına katılın ki onunla beraber hayra ve ecre eresiniz. Hilafet’in kurulmasına katılmak, kurulduktan sonra onu alkışlamaya benzemez. O büyük günü kaçırmayın; zira ondan önce Hizble beraber çalışmak, ondan sonra çalışmak gibi değildir.

{ هَـذَا بَيَانٌ لِّلنَّاسِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةٌ لّتَّقِينَ }

"Bu, insanlar için bir beyan, takva sahipleri için de bir hidayet ve bir öğüttür." (Âl-i İmrân [3]: 138)

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuh.

28 Recep 1426 H. 02/09/2005 M.

Makaleyi Paylaş

Bu makaleyi ağınızla paylaşın